İki arada bir derede

 



     Bu aralar Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bazı gazete ve dergilerde çıkmış kültür, edebiyat ve güncel/tarihi konularda yazılmış yazılarının toplandığı bir kitabı okuyorum. ( Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi.. Dergâh yayınları) 1901'de doğmuş ve ne yazık ki erken yaşta(1962 de) kaybettiğimiz bu kültür insanımız, kendi devrini olduğu gibi halen de kültür ve edebiyat hayatımızı derinden etkileyen bir yazarımız, fikir insanımız.. Tanpınar hayatı boyunca hemen hepimizin olduğu gibi benim de sürekli beynimi kurcalayan sorulara cevaplar ve çözümler aramış.. halen de üzerinde çalışılan ve çözüme ulaşamayan bir çok meselemiz hakkında değerli fikirler üretmiş..


     Neredeyse 1800'ler hatta daha öncesinden başlayan bir çaba içindeyiz ülke ve millet olarak.. belki bunun çoğumuz farkında bile değiliz, ama neredeyse debelenmekte olduğumuz diyeceğim bu halimiz ne yazık ki öyle kolay kolay anlatılıp çözüme ulaşılacak gibi de değil.. cahil cesareti diyelim, ben bu yazımda zaten bildiğimiz bir halimizi anlatmaya çalışacağım kısaca..


     Bu halimizi nasıl anlatabilirim acaba derken yukarıda başlığa koyduğum bir durum daha doğrusu hal geldi aklıma.. gerçekten de şu anda bu hali en iyi anlatacak başka deyim bulamıyorum.. neredeyse 250 yıldır bu haldeyiz toplum olarak bana göre.. bir millet olarak kendimizi düşündüğümüz, daha doğrusu ümmet tanımının yetersiz kalıp biraz da dışarıdan böyle adlandırıldığımız için istemeyerek de olsa Türk milleti olarak kendimizi ifade etmeye çalıştığımız zamanlardan beri bu iki arada bir derede kalma durumu devam ediyor bana göre.. birazdan bazı örnekler üzerinden anlatmaya çalışacağım bu hali, bakalım ne diyeceksiniz bu halimize..


     Coğrafya kaderdir diye bir deyim özellikle son zamanlarda çok kullanılır oldu.. bizi, geçmişten bugüne gelen bir millet olarak, halimizi anlamak ve en kısa ve iyi şekilde anlatmak için bu cümleye sarılır olduk.. başımıza gelenleri, bir türlü içinden çıkamadığımız halleri, açmazlarımızı ve tutkularımızı, kısacası milli ruh halimiz diyebileceğimiz yaygın ve biraz da kurtulamadığımız durumumuzu -kurtulmak isteyip istemediğimizden de pek emin değilim- hemen kader olarak ifade ediyoruz ya, işte bu halimizi bence tam ifade ediyor iki arada bir derede kalmış halimiz..


     Her şey yolundayken, atalarımız belki de tarihin o anda kendilerine sunduğu fırsatlardan da istifade ederek fetihler yoluyla ekonomik ve moral üstünlüklere sahipken yani şairin deyimiyle ''bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen'' iken, herkesi kapsayan büyük bir güç ve moral hali varken, bunlar pek akla gelmiyordu tabi ki.. ama ne zaman ki artık gücümüzün sınırlarına vardık ve duraklamaya, hatta gerilemeye doğru gittik, daha doğrusu bu halin farkına varmaya başladık, bunun sebeplerini arayıp çareler üretme yoluna girerken bu ruh hali yavaş yavaş hepimizi kuşatmaya başladı.. öyle ya, gidişatın sebepleri bulunursa çareleri de kendisini ister istemez zorlamaya başlayacaktır.. işte o zaman bu haller ortaya çıkmaya, daha doğrusu balatalar ısınmaya başladı.. padişahımız efendimiz ve yanındaki paşalar sürekli zafer ve ganimet istiyor, ama halkın bunu yerine getirecek gücü azalmış.. hanede evlad-ü iyal var.. ama sayyad-ı bi'insaf laftan halden anlamıyor.. hepimiz kabul eder ki, durumu düzeltmek için önce kusurlarını görmek, onları yeni duruma göre düzeltmek lazım.. ama gel gör ki gelenekler, töreler, dini inanışlar, başka telden çalıyor.. işte sana iki arada bir derede hali.. 


     Avrupa güçlendikçe, biz ise iktisadi ve askeri olarak geride kaldıkça, vaziyetin sebeplerini aramaya çalışan paşalar, münevverler gidip oralardaki hali, rönesans reform çalışmalarını, hatta dinde bile güne ve zamana uyma (güncelleme) çabalarını gördükçe, gelip bunları bizim de yapmamızı korka sıkıla anlatmaya çalışıyorlar, hatta cesur ve lafını esirgemeyen çoğunun bu yolda kellesi gidiyor.. ama padişah ve şeyhülislam ikna olmuyor, zor işlere çabalara gerek olmadığına, kolay yoldan bunların düzeleceğine inanıyor.. aslında inanmak istiyor, böyle konuşanlara sarılıyor.. her zaman olduğu gibi böyle durumlarda idarei maslahatçılar söz ve ön alıyorlar.. öte yandan yenilik isteyenler.. onların çabaları.. ne yapacağız, nasıl bir yol tutacağız?.. işte size iki arada bir derede olma hali..


     Bu büyük meseleleri bırakalım, insanın küçük dünyasına bakalım.. gittikçe zenginleşen gelişen komşunuz, veya hemşehriniz var.. siz baştan onlardan iyi durumdayken nedense onlar öne geçmiş zamanla.. nasıl oldu bu diye düşünüyorsunuz; bakıyorsunuz sizin hayatta yapamayacağınız bazı şeyleri yapıyorlar.. mesela siz sirke yapıp kimseye satamazken onlar şarap yapıp zengin oluyorlar.. veya siz çocuğunuz uzak yerlere gidip tahsil ederse orada kötü alışkanlıkları olur, yanımda gözümün önünde kalsın derken, komşunuz oğlunu hatta kızını ecnebi memleketlere veya misyoner okullarına göndermiş, çocuklar orada başarılı olmuş veya memlekete gelip kimsenin yapamadığı şeyleri yapıp zengin ve modern bir yaşama kavuşmuş.. siz biraz kızgınlık biraz hasetle onları izliyorsunuz, ama sebeplerini düşününce yapmanız gerekenleri alışkanlıklarınız, inançlarınız veya sırf tembelliğiniz yüzünden yap(a)mıyorsunuz.. ama içiniz de içinizi yiyor.. alın size iki arada bir derede kalma hali..


     Aileniz bu kozayı kırmış olsun, sizi yenilikleri izlemek, kendinizi ve memleketi geliştirmek için ileri memleketlere göndermiş.. oraya gitmişsiniz ama bir de görmüşsünüz ki orada insanlarda bambaşka bir namus anlayışı, bambaşka bir hayat ve yaşama görüşü, neredeyse tamamen farklı bir alışkanlıklar dünyası var.. siz ne yapacaksınız bu durumda.. nefret ede ede onların arasında bulunamazsınız, gidişinizin anlamı kalmaz.. onlar gibi de olamıyorsunuz.. üstelik onlar da sizi aralarına almaya çok hevesli değiller.. olsa olsa biraz eğlenmek, değişik bir kişi ile tanışmak veya merak saikiyle size yaklaşıp kısa sürede de (artık sizin adaptasyon gücünüze göre) sizden uzaklaşıyor veya sizi assimile ediyorlar.. bu durumda ne yapacaksınız.. alın size derininden bir iki arada bir derede kalma hali daha..


     Resim heykel veya satranç, dans, her neyse batıda görüp bizde de olsun dediğiniz sanat veya spor dalları.. siz de yapmak, izlemek, zevk almak istiyorsunuz ama daha bu işin başındasınız.. alfabesini bile öğrenmeden sular seller gibi okumak yazmak istiyorsunuz.. arada 200 sene fark var en azından.. sizin ömrünüz yetmeyecek onların seviyesine yetişmeye.. ya taklit edeceksiniz, ya da kendi sanat ve zevklerinizi, edebiyatınızı geliştireceksiniz.. ya da sentez yapacaksınız.. şimdilerde bir füzyon lafı ve modası çıktı.. sanırım batılılar da kendilerininkileri yetersiz bulup sentez peşindeler.. hoş aslında bu işler hep önce analiz sonra sentez yoluyla gelişir ama bunu yapacak birikim ve zeka da yoksa veya yol gösterecek bir ustanız yoksa ne yapacaksınız.. alın bir iki arada bir derede durumu daha..


     Şimdi buraya gelince başka bir fikir daha düştü aklıma.. hepimiz bu hali yaşıyoruz sürekli, ve bu hem doğal hem de gerekli bir durum.. öyle ya önünüze devamlı yol ayrımları çıkıyor.. tam ayrımda bu hali yaşamak son derece normal.. hatta geçenlerde okuduğum Paul Auster'in 4321 isimli otobiyografik eserinde de bu yol ayrımı hali ve olasılıkları incelenmiş.. hayatlarımızın bu şekilde binbir olasılık içinden süzülüp geçerek bugünlere geldiğimizi anlatmaya çalışmış bu ilginç, cesur ve açık sözlü yazar  eserinde.. yani herkesin başına gelen bu iki arada kalma hali, biraz spontane olarak, biraz çevrenin yol göstermesi veya ittirmesiyle kendiliğinden veya bilinçli olarak çözülüyor.. ama biz sanki millet olarak  bu yol ayrımında saplanıp kalmışız.. hem de 250 senedir en azından.. bu normal bir şey değil.. dayanılacak ve sürdürülecek bir şey de değil.. son bir örnek vereyim; Karadeniz'de sel felaketi oldu.. yüzlerce can kaybı, acılar felaketler yaşandı ve yaşanıyor.. korkarım daha da yaşanacak.. çünki iki arada bir derede kalmışız ve kıpırdıyamıyoruz.. hem dere yatağına ev yapalım, devlet bizi affetsin, barış yapalım, rant elde edelim diyoruz.. hem de sel gelip her şeyi silip süpürünce devlete kızıyor, nerede bu devlet, buralara nasıl oluyor da izin veriliyor, bu ne kadar ahmakça bir hal diyoruz.. yapan da biziz, yıkılan da biziz.. akıl ne diyor, biz ne istiyor ve yapıyoruz.. her şeyin farkındayız ama gerekeni yapmıyoruz, yapmak istemiyoruz, veya yapamıyoruz.. iki arada-bir DEREDE- kaldık.. bir meslekdaş  büyüğümüzün lafını hatırladım şimdi.. ''Gönlüm cennet istiyor ama günahlarım bırakmıyor'' derdi bu durumları anlatmak için.. ah günah! sen ne kadar akıl çelicisin.. 


     Üstad Ahmet Hamdi Tanpınar daha çok batılılaşma, kültür hareketleri, yenileşme gibi konulardaki çabalarımızı ve acıklı debelenmelerimizi anlatmaya ve bu durumdan çıkabilmemiz için gerekenleri düşünmeye çalışmış.. onun düşüncesi milli özelliklerimizi ve zevklerimizi yitirmeden, dünyadaki gelişmelerden de uzaklaşmadan, onlara bir katkı sunacak şekilde bir sentez yapabilmek.. ama bu süreç içinde de taklitçiliğe sapıp kendimizi kaybetmeden dünyadaki ortak kültür ve medeniyet hayatına bir katkıda bulunabilmek, böylece kendimizi ve toplumumuzu geliştirip medeniyet alemine katılmak.. İşte Atatürk'ün büyüklüğü de burada başlıyor.. o, bu hali çok iyi gözlemlemiş, bize doğru yolu göstermiş ve aradaki mesafeyi kapatabilmek için de, taklit bile dense bir çok yeniliği, hatta hukukta olduğu gibi, kişisel yaşamda olduğu gibi bazı şeyleri direkt hayata geçirmeye çalışmış.. hatta toplumu bu konuda itip çekerek yönlendirmeye gayret etmiş.. ama koca bir ırmağın yatağını değiştirmek ne kadar zor ve üstelik de insanımızdaki bu bocalama ve arada derede kalma hali ruhunda devam ettikçe ancak bu kadarını yapabilmiş.. bu bile aradaki mesafeyi çok azaltmış.. hatta bundan çok değil 20 yıl öncesinde Avrupa Birliğine girme fırsatımız bile doğmuştu.. Ecevit zamanında Erbakan'ın (yani onun görüşünü destekleyenlerin) ayak diremesi, sonra da yine Avrupa kapıları tekrar bir defa daha açılacak (gibi) olduğu zamanlar yine azı dışarıdan ama çoğu içeriden iki arada bir dereciler yüzünden bu macera yine uzak ufuklara kaldı.. bütün bunları ben hep millet ve onun en küçük üyesi olan insanımızın iki arada bir derede kalma ve bir türlü adım atamama haline bağlıyorum.. ne yazık ki, bizi çekecek, arkadan itecek ne şartlar var artık ne de Atatürk gibi vizyoner lider insanlar.. iş kalıyor başa.. ya karar verip yol sapağından birine adım atacak ve yolumuza gideceğiz ( belki de girdik o yola da ben farkında değilim) ya da iki arada bir derede kalmaya devam edeceğiz..


     Umarım bu halimiz daha uzun süreler devam etmez.. aslında içinde bulunduğumuz şartlar daha uzun süreler devam edemeyeceğini gösteriyor bu halin.. hatta telaşla çalan demiryolu çanları gibi bizi uyarmaya çalışıyor hayat ve başımıza gelenler.. bakalım ne olacak?, adım atabilecek miyiz?.. kendi yolumuzu nasıl çizeceğiz?.. bu yol bizi dünyanın ileri ülkeleri arasına mı götürecek, yoksa sonu tehlikeli virajlar ve uçurumlarla devam edecek yola mı? biz, yol ayrımında bu ruh hali içindeyiz ama bu hal daha uzun süre devam edemeyecek, en azından bunu hissediyorum..


     Hayırlısı olsun.. 







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Koşu

Mağduriyet