66- Nerede kalmıştık

 



     Teoman beyin telefonu ve ardından gelen uzun sessizlikte geçmişin eski tüfeği ve şimdilerin yorgun savaşçısı Patron, ve onun karşısında yarı küçük Emrah, yarı öğretmenini dinler gibi yapıp aslında hayallere dalmış bir ergen  vaziyetinde oturmakta olan, kendisi ileride acar bir gazeteci olmaya çalışan ve fakat -nedense- şimdilik bir türlü muvaffak olamayan, aklı karışık, duyguları -hele Jale'den sonra- epeyce allak bullak, boyundan büyük işlere kalkıştığının farkında bile olamayacak kadar toy bir delikanlı olan gencimiz acaba neler düşünüyorlardı kim bilir?


     Herkesin bir derdi var, durur içerusunde diyen bir karadeniz türküsünün tam da bu halet i ruhiyeyi anlattığı bir görünümü hatırlatmakta olan bu iki adam, gerçekte o an tamamen içinde bulundukları ortamdan ve yaşamakta oldukları o andan uzaklaşmış, her ikisi de kendi dünyalarında kendileri -ve tabi kendi dertleri- ile baş başaydılar şüphesiz. Türkünün de anlatmaya çalıştığı gibi, ikisi de o esnada kendi dertleri altında aynen yağlı güreş pehlivanlarının alta düştüğü durumlarında yaptıkları gibi bir çeşit soluklanma, ne yapmışlar da bu hale düşmüşler onun muhasebesi, daha da önemlisi bundan sonra hangi oyunla üzerlerine çöken bu ağırlıktan kurtulabileceklerinin hesabı içinde gibiydiler dışarıdan görüldüğü kadarıyla.


     İnsanın dış dünyasından ayrı bir de iç dünyası vardır, ve belki de ya da kesinlikle bu iç dünya dışarıda görüp anlamlandırmaya çalıştıkları, bir çeşit alıştıkları çevrelerinden ve duyu organları sayesinde duyup gördüklerine göre bir kanaat sahibi oldukları dış dünyalarından çok daha zengindir. Öyle ya, bizzat gezip görmesen de hatta hiç bir zaman gidip göremeyeceğinden emin olsan da iç dünyanda bir anda Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında dolaşabilir, oradan Amerika'nın en güzel ve gelişmiş şehirlerine ışık hızından bile hızlı bir şekilde atlayabilir, istersen denizler altında Kaptan Nemo'nun omzunun başında camın önündeki masalsı yaratıkları izleyebilir, istersen de Ay yüzeyinde tramplende sıçrar gibi hareketlerle yürüyebilirsin. Kim karışabilir ki hayallerine, kur kurabildiğin kadar, kişinin iç dünyasında her şey mümkündür ve gizli olduğu kadar gizemli ve dokunulamazdır o belde. Dış dünyası ise iç dünyasının yanında ancak gözünün görebildiği, kulaklarının işitebildiği, bacaklarının onu götürebildiği kadarcık bir hacimle sınırlıdır, hadi diyelim medeniyetin bize son zamanlarda sunduğu imkanlarla elindeki telefonun gösterebildiği kadardır en çok. Üstelik bu dış dünyada acılar, hayal kırıklıkları, hırslı insanların sonu gelmez kaprisleri ve tahakkümleri, kendinden başkası umurunda olmayan doğal veya daha çok da sonradan yaratılmış güzellerin nazları ve karşılanması imkansız istekleri, devlet adamlarının veya haris yöneticilerin sonu gelmez direktifleri ve emirleri, küçüksen büyüklerinden gördüğün maddi manevi her türlü baskı ve beklentiler, büyüdüysen ailen veya işyerine karşı sorumlulukların, ödevlerin, borçların, verdiğin sözler, çoğu boşa çıkacak olan vaatler, etrafındakilerle sonu gelmeyen geçimsizlikler ve çıkar kavgaları, önüne çıkarılan sonu gelmez ihtiyaç listeleri, tüm bunlara karşı sınırlı imkanların ve zihni bedeni kapasitelerinin yetersizliği... offf! daha neler neler. İnanın sık sık dış dünyasından kaçarak iç dünyasının o sıcak, mutlu, adeta lunapark heyecanı içinde dolaşabildiği o güzelim ortamına sığınmasından daha güzeli ne olabilir ki bir insan için?.


     Bir insanın dış dünyasına istediğin zaman veya farkında bile olmayarak, adeta fütursuzca girebilirsin, en azından bir süreliğine de olsa ondan izin bile almadan aynı havayı teneffüs edebilirsin, ama o insanın iç dünyasına ancak o izin verdiği kadarıyla girebilirsin ve o durum da sınırlı kalır, hatta o kişi iç dünyasına girmene izin verse bile o dünyaya tam olarak nüfuz edemezsin hiç bir zaman, gerçi bu konuda kadınlar hem doğal yetenekleri hem de bu konulara meraklı oldukları için ve hatta bu işte doğuştan daha avantajlı ve becerikli oldukları için başkalarının iç dünyasına daha kolayca ulaşabilirler, ama onlar bile bu konuda tam başarılı olamazlar, ulaşılamaz bir yerler her zaman vardır kişilerin iç dünyalarında, çünkü kişi iç dünyasını istese de başkasına açamaz, ya da zaten açmak istemez. Belki de Psikanaliz ekolü insan doğası ve davranışlarının kökenini anlamak amacıyla kişinin iç dünyasında neler olduğunu, hangi takıntılar veya düğümlerden dolayı davranış değişikliklerinin ortaya çıktığını anlamak amacıyla  gelişmiştir, ama kişi iç dünyasını dışarıya istediği kadarını açtığı için insanın davranışlarının hangi saiklerle ortaya çıktığını çözümlemek psikanalistler için bile zor bir meseledir. İnsan doğasının anlaşılamazlığı, öngörülemezliği, tepkilerinin tahmin edilemezliğinin nedenleri bu karmaşık iç dünyanın labirentlerinde gizlidir. Ta çocukluktan itibaren oluşmaya başlayan bu zihin dünyası, zihin okuma veya haritalama çalışmaları gibi ticari konulara bile uzanmakla beraber henüz tam olarak oturmamış belki de hiç bir zaman tamamı anlaşılamayacak olan bir bilim dalıdır. Bazen öyle olur ki -neyse ki az sayıda kişide olan durumlardandır bu hal- kişi dış dünyaya kendisini tamamen kapatır da başkaları tarafından belki de depresyona girdi, şizofreni hastalığına yakalandı gibi yorumlara neden olabilecek hallere düşebilir, gerçekte belki de o kişi bir şekilde dış dünyaya kendisini kapatarak adeta bir kaplumbağanın kabukları içine çekilerek tehlikelerden korunması gibi bir reaksiyon veriyordur kim bilir, bazı dinler veya inanışlarda görülen çileye girme, inzivaya çekilme, Yogilerin yaptığı gibi dağ başlarında veya ulu ağaçların altında, doğada sessiz sakin bir yerlerde veya tapınaklarda düşünce ve murakabeye dalma, içsel seslerine ve oradan gelecek işaretlere yoğunlaşma çabaları, hatta oruç tutan bir insanın diline eline, iştahına, bedeninin isteklerine karşı kendini tutması hatta kapatması gibi durumlar da bir çeşit içe kapanma değil midir?. Böyle haller belki başkalarını üzer veya korkutabilir, ama bir çeşit arınma ritüeli olarak da değerlendirilebilir, hatta ''ermişlik'' olarak kıymetli bile bulunabilir bu ''hal''. Daha da genişletirsek, doğada yaşayan bir çok bitkilerin, hatta hayvanların kış gelince uykuya yatması da bir nevi iç dünyaya kapanma olarak düşünülemez mi, hatta doğanın kendisi kış mevsiminde bir çeşit inziva, yani içe kapanış haline girmez mi?. Bu kapanış veya içe dalışlar sonrası bir dinlenme, her şeye yeniden başlama, adeta uykudan uyanmış bir kişinin yeni bir güç ve iyimserlikle hayata yeniden başlaması, hatta insanın günlük biyolojik ritminin çok önemli ve ayrılmaz bir parçası olan uyku bile bir çeşit içe kapanma, dış uyaranlara karşı insanın kendisini kapatması değil midir?. Netice olarak iç dünya veya zihin dünyası olarak adlandırdığımız bu çok önemli konu henüz insan denen meçhulün özel, keşfedilmemiş, ninelerin, annelerin çok eski zamanların kokularını ve anılarını saklayan çeyiz sandıkları misali her açtığınızda aklınıza o ana kadar gelmemiş nice konuları, unutulmuş anıları, zihninizde bin bir çağrışımı yaratacak kıvılcımları içinde saklayan bir hazinedir.


     İşte bu mütevazı gazete yazıhanesinde biri yaşlı ve hayatının son baharını idrak etmekte olan, ötekisi ise hayatının ilk baharını bile neredeyse anlayamadan geçirmiş, şu an gelmekte olan Filizkıran fırtınaları, koz kavuran soğukları gibi baharın artık müjdecisi mi desek, yoksa gerçekleri hatırlatmaya çalışan abus suratlı habercileri mi desek, oynak ve kararsız havalarına alışmaya çalışan, bunlardan bir anlam ve umutlu bir başlangıç beklentisine girmeye çabalayan gençten oluşan bu iki insan, daha doğrusu iki yoldaş bu akşam vakti sessizliği çökmüş  yazıhane salonunda kendi iç dünyalarına dalmış gitmişlerdi. 


     Neden sonra, -aradan belki de kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen- bu iki insan kendi iç dünyalarında gezindikleri çok uzun mesafeler ve çok uzun zamanlar tünelinden çıkarak şimdiki ânın ortasına düşüverdiler. İkisi de karşısındakine ilk defa görüyormuş gibi baktı önce, ama kısa zaman sonra, uzak ve bilinmeyen diyarlardan onları bilindik mekanlarına getiren uçan halılarından memnun ve mesrur bakışlarla inerek toprağa ayak basan birer şehzade gibi gülümseyerek birbirlerine baktılar, biraz sonra da Patron o babacan gülümsemesiyle konuştu;


     - Nerede kalmıştık? dedi, yavaşça. Sanki o gizemli iç dünyadan çıktığına, gerçeklerin o hoyrat ve acımasız dünyasına döndüğü için üzülmüş gibiydi.


     Gencimiz bir süre nasıl bir cevap vereceğini düşündü, sonra da;


     -Teoman beyin evine davet edilmiştik, dedi. Birden kendisi de dahil oluvermişti bu mesut hadiseye, ''biz'' davet edilmiştik diye içi sevinç ve heyecanla kıpır kıpır oluvermişti o an. Sonra da vaziyetin biraz daha farkına vararak içini bir utanç da kapladı doğrusu, belki de Teoman bey ayıp olmasın diye onun adını da zikretmişti ne malum?, bakalım Jale gerçekten de onun gelmesini istemiş miydi?. Kendi kendine gelin güvey olmak gibi bir duruma düşmek değil miydi bu şimdi? Oğlum Fahrettin! sen kim oluyorsun da hemen balıklama atlıyorsun bu davete, adamcağız belki de öylesine bahsetti senden, Patronla konuşurken benim de orada olduğumu bildiği için nezaketen söylemiş olamaz mı bu sözleri?. Jale çağırıyorsa bir şekilde beni arayıp kendisi davet etse daha doğru olmaz mıydı? Sen de kendi kendine vaziyete dahil oluverdin, hemen aileden biri gibi seni benli oluverdin, ağır ol batman gel biraz. Eskiler ne demiş, davet edilmediğin yere gitme, soru sorulmadıkça konuşma diye, ama sen ne yaptın? davet edildik diye ortaya çıkıverdin, bu kadarı da olmaz artık. Şimdi çık bakalım işin içinden, bir çuval inciri berbat ettin yine!, diye iç dünyasında yeni bir hesaplaşma labirentine giriverdi.


     Neyse ki Patron her zamanki gibi, ya anlamazlığa geldi, ya da öyle kabul etti ve mutlu bir ifade ile;


     - Evet oğlum, dedi, davetliyiz, şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum eski dostumla yeniden konuşup iki kadeh eşliğinde arada takışarak, arada uzlaşarak yapacağım sohbeti, diye de ekledi.


     Fahretin'in de bu cevap üzerine içi ılık bir heyecanla doldu, hem Patron ona ''oğlum'' diye hitap etmiş, hem de o da ''biz'' demişti. Daha ne olsundu? Artık nerede kalmıştık değil, nereye gideceğiz, ne yapacağız vardı, kısaca yepyeni bir başlangıç vardı önünde. Her şey yeni başlıyordu, bundan sonra neler olacaktı, asıl önemli olan da oydu. Hem Jale'nin davet etmediği ne malumdu değil mi? Kocaman adam biricik kızına sormadan onu davet eder miydi hiç? Evet evet, Jale davet etmişti kesinlikle. Hatta onun aramasını beklemeden o aramalıydı Jale'yi ve nazik davetine teşekkür etmeliydi hemen.


     Ama nasıl olacaktı bu iş, mesele buradaydı işte. Olmak veya olmamak, işte bütün mesele burada...



                                                                 *                      *                     *



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

60- Babam ve Ben

59- Anneyle Hasbihal

61- Ben dönmezem