68- Diyalog
- Baba? Orada mısın? Beni duyuyor musun?
- ......
-Yoksa unuttun mu beni? Hatta daha kötüsü benden umudunu mu kestin?
- .....
- Oysa ben senden hiç umudumu kesmedim ki. Hem benim buralara gelmemde senin de hatırı sayılır bir rolün var, o yüzden beni bırakıp gidemezsin. Tamam, belki sen de bu kaderin ağında bilerek veya -daha çok hatta- bilmeyerek bir çeşit ''vazifeni'' yerine getirdin, beni dünya üzerine saldın, ama şimdi en çok ihtiyacım olduğu anda, belki -senin de cevaplarını araştırıp sonunda doğru düzgün bir açıklama getiremediğin- sorularımı soracağım bir sırada gidiverdin, seni nerede arasam orada olacağını söylerdin ama şimdi yanımda olduğunu hissettirecek kadar kısacık da olsa bir ses veya işaret vermiyorsun. şimdi ben ne yapacağım Baba?
- ....
- Çok küçükken, ben daha dünyayı tanımazken hep sen yanımdaydın, senin gölgendeydim, senin hemen her şeyi bildiğini düşünürdüm de. Sen sabırla çocukça sorularıma ciddi ciddi cevaplar verirdin, ben cevaplarını pek anlamasam da yine her şeyi senden öğreneceğimi düşünürdüm, sonra zaman geçti, biraz büyüyüp bir şeyler görüp öğrendikçe sana soru sormaz oldum hatırlıyor musun, hatta senin pek bir şey bilmediğini bile düşünmüştüm çok zaman, kusura bakma şimdi itiraf ediyorum. Şimdi asıl sorularımı soracağım sırada, tam lazım olduğunda neden yanımda veya karşımda değilsin Baba?
- .....
- Kendimi kocaman adam gibi gördüğüm, o Üniversiteyi kazanmış da dünyayı fethetmek amacıyla memleketi terk etmiş olduğum o zamanlarda, beni garajlardan otobüse bindirdiğin zaman ne demiştin hatırlıyor musun Baba?
- ...
- Oğlum, demiştin, ben sana çok güveniyorum, sen her şeyin en doğrusunu güzelini yaparsın biliyorum, ama içinden çıkamadığın, sıkıntılı durumlarda benim her zaman yanında olduğumu bil, gideceğin şehirde ve bundan sonraki hayatında sana başarılar diliyorum, seni çok seviyorum oğlum! demiştin, gözlerinin yaşardığını görmemem için taktığın o koyu renkli güneş gözlüğünün arkasından bana sevecenlikle bakarken, ve sonra da otobüsümün penceresinden sana el sallarken, seni artık göremeyeceğim kadar uzaklaşana kadar öylece durmuştun bana bakarak, hatırladın mı Baba?
- ....
- İkimizin de gözleri yaşlıydı o anda ve ikimiz de birbirimize bunu fark ettirmemeye çalışıyorduk biliyor musun Baba?
- ....
- Ama ben hep senin beni uzaktan da olsa izlediğini, her ne yaparsam onu görüp hissettiğini, yanlış şey yaparsam üzüleceğini, doğru şeyler yaparsam sevineceğini ve gururlanacağını kesin kes biliyordum Baba. Çünkü bu dünyaya benim gelmemde ve bu günlere ulaşmamda senin çok büyük rolünün olduğundan o kadar emindim ki bu yüzden beni hiç yalnız ve umarsız bırakmayacağına adeta iman etmiştim. Başka bir düşünce, en ufak bir şüphe aklıma gelmiyordu, günün birinde güvenimin boşa çıktığını düşüneceğim bile. Sanki bana hep; - Oğlum! benim varlığımı hep hisset ve seni her zaman sevdiğimi bil, bana güven, ama sık sık, her ufak tefek zorluğa karşılaştığında da beni arama, şunu iyice bil ve kabul et ki, tüm yapıp ettiklerinin sorumlusu sensin, o yüzden de başına gelen kötü hadiselerden beni mesul tutma, ben seni büyütüp topluma ayak uyduracak hale getirdim, bundan sonrası sana kalıyor, bana güven, saygı duy, yanında olduğumu bil, ama her an rotanı, istikametini gittiğin yolu kontrol et, kendi geminin kaptanı sensin, kayalıklara çarpmak da senin elinde, açık denizlerde fırtınalarda nasıl davranacağın da sana kalmış, artık ulaşacağın limanlara sen karar vereceksin, bu bilgilerle kaptanı olduğun gemini hiç bir zaman hiç bir şartta terk etmeyeceksin, yolun açık olsun hadi göreyim seni der gibiydin. Şimdi gemim yalpalanıyor, ambarlar su alıyor, her yönden azgın ve büyük dalgalar peşi sıra geliyor üzerime, şimdi nasıl yöneteceğim gemimi Baba?
- ...
- Sen beni dünyaya saldın, sana güveniyorum dedin, haydi göreyim seni dedin, sağol -sağol diyorum ama ne yazık ki artık sen sağ da değilsin- ama ben zorlandığımda, sana ve insanlığa karşı görevimi yapamadığımı fark ettiğimde ne yapacağım Baba? Bu acımasız yetersizlik ve acizlik duygusuna kapıldığımda nasıl kendimi toparlayacağım ve düştüğüm yerden bu defa senin elini de tutamadan ayağa kalktığımda -kalkabilirsem- nasıl devam edeceğim yoluma? Niçin benden bu kadar zor şeyleri başarmamı bekliyorsun? Oysa ben hâlâ, o ilk ergenlik yaşlarımda biraz da arkadaşlarıma özenerek, ve artık büyüdüğümü hem kendime hem de arkadaşlarıma göstermek içgüdüsüyle senin o evde pek de gizli olmayan bir yerlerde bıraktığın sigara paketinden bir dal sigarayı ve mutfaktaki masanın üzerinde duran bir kibriti de beraber alarak bahçenin gizli bir yerine çekilip kimsenin görmediğini de kontrol ettikten sonra yaktığımda hem - ufak da olsa- bir suç işlemenin insanın içine derinden bir huzursuzluk veren, ama bir o kadar da heyecanlandıran çocuksu bir başarı duygusuyla ilk dumanı içime çektiğim ve arkasından da öksürdüğüm o ilk günahlarımın başımı döndüren sarhoşluğunu hissediyorum ve bu yaşıma geldiğim halde sıkıştığımda yine böyle basit ve masum kaçamakların peşinden gidiyorum. Neden böyle yapıyorum emin ol bilmiyorum cevabını Baba? Kendimi sana kanıtlamanın o karşı konulamaz keyfini niçin hâlâ hissetmek istiyorum acaba Baba? Çocuklar ana babalarına karşı geldiklerinde mi artık büyümüş oluyorlar, bu bilinçsiz ve temelsiz duygu genlerimize nereden eklenmiş acaba?
- ....
- Evlatlar, babalarına karşı, büyüdüklerini, artık bir birey olduklarını kanıtlamak için neden böyle gülünç davranışlar sergileyerek isyan ederler ki Baba? İsyankâr damgasını neden ilk önce biz kendi elimizle kendimize basarız? Gençliğin ilk tezahürleri otoriteye ve özellikle baba otoritesine isyan etmek midir? Neden böyledir? Yumuşak başlı, söz dinleyen, akıllı uslu çocuklarla niçin hanım evladı, muhallebi çocuğu diyerek dalga geçilir? Erkek olmanın şiarı her şeye karşı gelmek, öğütleri dinlemek şöyle dursun, tam tersini yapmak, gerekli gereksiz diklenmek, arıza çıkarmak, özellikle karşı cinse kaba ve saygısızca davranmak mıdır? Neden böyledir? Baba tabi ki bana sen bunları yapmamı öğretmedin ve hatta böyle davranışları sevmediğini de hissettirdin, ama toplum böyle olmayı özendiriyor işte, etrafına bak, hep böyle tipler ortada dolaşıyor ve işin kötüsü öyle olmayanlara da, tutunamayanlar, ezikler, eline vur lokmasını al tipler muamelesi yapılıyor, hatta bazı anne babalar böylelerini gizli bir keyifle teşvik bile ediyor, peki bu çelişki sence normal mi Baba?
- ...
- Biz yine kendimize bakalım, kem âletle kemâlat olmaz derdin hep, sui misal misal olmaz derdin hep, ama toplum tersini geçerli kabul ediyor artık sanki Baba. Teori ve pratik bir birine uymuyor be Baba. Sen yanlış yaptın galiba; sen hep; Oğlum sen doğru ol, kötü olan Allahından bulur belasını dedin, ama bulmuyor be Baba. Ya da belki bulacak da dereye su gelene kadar kurbağanın gözü patlarmış misali biz göremeyeceğiz korkarım Baba. Sen öyle bir fıtrat vermişsin ki ben istesem de kötü olamıyorum bu arada Baba, için rahat olsun diye bunu da söyleyeyim bu arada. Galiba kötü olmak için de bir tahsil veya özel bir yetiştirme gerekiyor, sana bize böyle bir ''eğitim'' vermediğin için müteşekkirim, ama sanırım zaten sen de istesen bile böyle bir eğitimi veremezdin sanırım, galiba senin de böyle bir eğitim ''yeteneğin'' yoktu. Bu arada bu çeşit eğitimin daha kolay değil, tersine daha zor ve acımasız bir eğitim olduğunu, İhanet, Dayak, Korku, Şiddet gibi ''Temel'' ve ''Zorunlu'' dersleri almadan ''Başarıya'' ulaşmanın imkansız olduğunu da kabul ediyorum açıkçası. O yüzden böyle eğitilmiş kişilere azıcık anlayış duysam da en az on misli merhamet ve acıma hissi duyuyorum laf aramızda. Ne yapayım, Saygı, Merhamet, Sevgi, hatta senin adını telaffuz etmediğin, son zamanların modası Empati gibi dersleri alınca böyle oluyor sonuç galiba benim Canım Babacığım. O yüzden seni suçlamak, ilenmek istesem de bu dersleri de ortalamanın üstünde notlarla alınca sana kızmak, haydi kızmak kelimesi biraz ağır oldu, serzenişte bulunmak bile önce kendimi üzmek oluyor işte. Neden böyle ''iyi'' yetiştirdin beni Baba?. Birazcık da kötü olsam iyi olmaz mıydı? Hani mahallenin kabadayısı olmasam da biraz sert ağbisi olsam fena mı olurdu?
- ....
- Tamam Baba, burada bir yanlış anlaşılma durumu var, senin en sevmediğin şeylerden birisi de kendini övmekti, şimdi hatırladım, sanki biraz önce kendimi çok iyi, dürüst, üstün görüyormuşum gibi konuşmuşum özür dilerim. Kendisini övmek, kibirlenmek, en büyük haddini bilmezliklerden biridir derdin hep, ben de yukarıdaki sözlerimi o anlamda söylemek istemedim inan, hem bu devirde ne iyidir, ne kötüdür onu bile ayırdetmek çok zorlaştı be Baba, yaşasaydın sen de gerçekten şaşardın, eski türkülerde geçer ya şimdi rağbet güzelinen zengine diye, güzel deyince dış güzellik, zengin deyince de yine dışardan görülen, yahut da özellikle sonradan görmelerin yaptığı türden ''gösterilen'' zenginliğe rağbet var artık Baba, yaşasaydın buna çok şaşardın ama zamane çocukları eğer marka giymiyorsa telefonu pahalı değilse arkadaşlarının yüzüne bile bakmıyor artık, gerçi bizim zamanımızda da güzel giyinen, zengin aile çocuğu olduğunu hissettiren arkadaşlarımız vardı, ama aramızda bu kadar fark yoktu, zaten zengin de olsa orta halli de olsa aynı sıralarda aynı öğretmenlerin dayağını yiyerek büyüdük hepimiz, hemen her ailenin evinde az çok benzer yemekler pişerdi, en azından bizim oralar öyleydi, belki İstanbul biraz daha farklıydı bilemem, ama şimdiki kadar büyük farklar yoktu giyim kuşam ve gösterilen zenginlikte. Ya da biz pek farkında değildik bilmiyorum, ''Sınıfsız, imtiyazsız bir zümreyiz'' düsturuyla yetiştiğimiz için zengin zenginliğini göstermekten, fakir fakirliğini ''haykırmaktan'' hicap duyardı o ''Eski mesut'' zamanlarda. Sanki ben de şimdi o zamanların iştiyakı içindeki yaşlı insanlar gibi konuştum, ama haksız mıyım Baba?
- ....
- Bir de şu var Baba; biz iyi insanlarız dürüstüz, temiziz diye övünüyoruz ya, acaba biz kötü olmayı beceremediğimiz için, kötü olacak kadar cesur ve atak eskilerin deyimiyle yırtık olamadığımız için mi ''iyiyiz''? İşin bir de bu tarafı var, iyiler beceriksiz oldukları veya ''zeki'' olmadıkları için mi ''iyi'' olmak zorunda veya mecburiyetinde kalıyorlar? Kötü olmayı göze alamadıkları için mi biz iyiyiz, dürüstüz, o yüzden de mağduruz diye ''oynuyorlar''? Ya da isterlerse gerçekten kötü de olabilecekken bilerek mi, isteyerek mi iyi oluyorlar? Asıl iyilik dürüstlük, elinden kötü olabilmek de geldiği ve öyle olmanın daha çekici ve revaçta olduğunu bildiği halde, iradesiyle ondan uzaklaşıp her hangi bir getirisi olmadığı gibi bir çok götürüsü olacağını bilerek, hatta nefsiyle de mücadele edip seçtiği iyilik ve dürüstlük, kısacası gerçek Erdem ya da senin deyiminle Fazilet bilerek ve tercih ederek kazanılan bir paye midir Baba? Bunları sana sormak isterdim, ama sormama zaten gerek yok, sen hal diliyle bunları anlatmıştın bizlere zaten Baba. Merak ettiğim ben hangi taraftayım, hangi yolun yolcusuyum, daha yolun başındayım, elime kötü olmama yol açacak bir ''fırsat'' da geçmedi daha, ama geçerse ne yapacağım bilmiyorum. Aslında biliyorum değil mi Baba? sen söylemiştin değil mi?
- ....
- Baba hep ben konuştum, niçin cevap vermedin? hiç olmazsa bir işaret veya bir ilham verseydin. Bir İran şarkısı sözleri beni çok düşündürmüştü, mealen Tanrıya şöyle demekteydi şair; - Ey beni yaratan ve dünyaya gönderen Tanrım, bu dünyada hep acı çektim, çok az bir iyiliğe karşı o kadar çok kötülük var ki burada, sanki bir parmak bal için bu kadar acı çekmek reva mı? Elinde bizi iyileştirecek merhem olduğu halde bizi neden acı ve umutsuzluk içinde bırakıyorsun? Bütün ömrümüz umutlanmakla geçti, ölümümüzden sonra bir ömüre daha ihtiyacımız var bu kadar eza cefa çektikten sonra ey Tanrım! Babacığım, şimdi sen daha güzel bir ikinci ömür yaşıyorsundur umudundayım, zira bu kadar hitabıma hiç bir karşılık vermiyorsun, eminim huzur içinde ferah ve güzel bir yerdesin. Ama ara sıra da olsa bana ilham vermeye, dertlerimi dinleyip yol göstermeye devam et lütfen. Ben seni hiç unutmuyorum, sen de beni unutma Baba! Babaaaaaa!
* * *
Gencimiz uykusunun ikinci sahnesinin finalinde Babasına öyle bir seslenmişti ki, kendi feryadıyla uykusundan uyandı birden, gözlerinden iki damla yaş yastığına düştü o an. Tıpkı soğuk kış gecelerinde aniden gelen bir korkuyla yatağından fırladığı o çocukluk yaşlarında gibi hissetti. İnsan Babasını kaybettiği gün artık çocukluktan çıkar, o mesut ve emin günlerine bir daha dönemeyeceğini üzüntüyle idrak eder ve artık başının çaresine bakması gerektiğini, güveneceği bir dayanağının kalmadığını hisseder ve büyümekten başka çaresi kalmadığını o zaman anlar derler ya, aynen bizim yetim gencimiz de bu sabahın soğuk ve karanlık anında bu acımasız gerçeği bütün çıplaklığıyla hissederek ürperdi. ''Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı'' beylik deyimle ve bu deyimin neyi ifade ettiğini ancak bu yapayalnızlık içinde tam anlamıyla hissetti..
* * *
Eli, eli, lama sabathani.... demiş ya Hz. İsa çarmıha gerildiğinde, baba beni neden yüzüstü bıraktın, benden neden vazgeçtin anlamına geliyor....
YanıtlaSilVazgeçilme değil halbuki, ananemin bir defasında (hoş o makarna sosunu makarnanın kendisini de katarak sıyırıp israf etmediğim için söylemiş olsa da) "sen olmuşsun" lafına denk gelen bir durum belki de, ben sana öğreteceğimi öğrettim, artık sen bunu yaşayarak, düşüp kalkarak arada uygulayabilerek arada uygulayamayarak yani "deneyimle" yeniden fakat başka türlü bir yolla öğrenmeye devam edeceksin.. demek istemiştir mutlaka o baba da çocuğuna :) Tanrı da insanoğluna..
Yazının en vurucu cümlesi de şu oldu: elime kötü olma fırsatı geçmedi henüz... Bu bir şans mı, şanssızlık mı diye düşündürdü, çünkü eline kötü olma fırsatı verildiği halde iyi kalabilen insan olmak ne büyük bir erdemdir....
Değerlerin değersizleştirildiği, yeni değer(sizlik)lerin tanımlandığı bir çağ içinden geçiyoruz gibi geliyor bazen bana, bazen de "buna yaşlanmak deniyor" diyorum :)
Çok sevgiler.....
Değerli tesbit ve yorumların için çok teşekkür ederim. Baba kavramı çok geniş anlamda kullanılıyor; tabiat Ana, hareket ettiren Baba en kısa yoldan. Tanrı Baba, biz insanlar, hatta tüm canlılar evlatları. Hep Babadan istiyor, ona yalvarıyoruz. Sorularımızı onun cevaplamasını bekliyoruz. O da; siz bulun, size verdim her şeyi diyor :)
SilMerhaba,
YanıtlaSilYazınızla alakası yok ve baba-kız yorumlaşmasının arasına girip sözlerinizi balla keseceğim, müsamahanıza sığınarak.. Bir süredir blogunuzu takip ediyorum, kızınız Ceren Hanım'ı da hâkezâ... Soyisminiz, burada yazdıklarınız, Ceren Hanım gibi bir çocuk yetiştirmeniz ve tabii hekim'liği hakîmlik ile birleştirebilmeniz; sizin hikâyenizi, yani menfi-müsbet tüm yönleri ile sizi "siz" yapan ailevî/şahsî tarihinizi merak ettiriyor. Belki de bir tarihçi olan okurda sadece.. ve fakat meslekî merak bir kenara, anlatmaya/kaydetmeye/tarihe not düşmeye değer bir hikâyeniz varsa -o kumaş sizde seziliyor- paylaşmak istemez misiniz? Uzanabildiğiniz en uzak dedeleriniz, sonrakiler ve nihayet içinde yetiştiğiniz aile... Belki bir göç hikayesi (mekânsal kopuş), belki bir nesiller arasında yaşanan zihniyet kopuşları veya tam tersi, kopuşları göz ardı eden bir devamlılık hikayesi... ya da hepsini içinde yoğuran nesilden nesile yaşanan bir dönüşüm hikâyesi... Refik Halid'in Üç Nesil Üç Hayat'ı veya Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları gibi ve fakat daha kompakt bir anlatı... Belki bu yolla geleceğin müstakbel tarihçisinin, aradığı puzzle parçalarından birini bulmasına vesile de olursunuz...
Selamlar, saygılar, efendim...
Yorumunuz için teşekkür ederim, blog'un adından da anlaşılacağı gibi tamamen amatörce ve ilham geldikçe yazabildiğim bir yer olarak görüyorum bu ortamı. Kendi ailem ve çevremden de esintiler var, içinde bulunduğum toplum ve zamandan da etkilenerek hissettiklerim de var bu yazılarda. Dolayısıyla, tarihe not düşecek bir yazar adayından çok ozanın dediği gibi akşam hüznünün çökmekte olduğu viran bahçelerde öten garip bir kuş olarak görüyorum kendimi. Size de tuttuğunuz yolda başarılar diliyorum. selamlarımla..
SilKıymet verip içten bir şekilde yorumumu cevapladığınız asıl ben teşekkür ederim. İlhamlar, esintiler ve akşam vaktinde gönle düşen nağmeleri mırıldanmalar... Bunlar da çok kıymetli. Gönlünüze düşenden payımıza düşeni okuruz, severek, isteyerek elbette. Temenniniz için de ayrıca teşekkür ederim. Nağmeleriniz daim olsun...
Sil