69- Ajanda

 


     Çok şeyi bir arada anlatmaya çalışan, bu arada subliminal mesajlar vermekten de geri durmayan trajikomik rüyasının son anlarında Babasına umutsuzca seslenirken büyük ihtimalle ağzından çıkanı kulağının da duyması sonucu bu diyalogun ne yazık ki bir rüyadan ibaret olduğunu, ortada diyalogdan ziyade bir monolog, olsa olsa kendi kendine bir sohbet olabileceğini, açıklayıcı ve umut verici bir çok mesaj almayı beklerken duya duya ancak acı bir feryat işitileceğini, aynen gündelik hayatımızda olduğu gibi rüyalarımızda da hemen hemen her şeyin birer düzmeceden ibaret olduğunu hayıflanarak idrak eden gencimiz, yine de durumdan vazife çıkarmaya çalışan ve bu arada - ne yazık ki eli boş bir kasaba tiyatrosu Hamlet'i edasıyla- ''yarın çok şeye gebe!'' diyerek, üstüne bir de falcılığını konuşturan, ve bu halinden de - yine ne yazık ki- oldukça bahtiyar olan, midesi boş ve  kafası karışık bu toy delikanlımız, belki daha güzel bir şeyler görürüm umuduyla yeniden daldığı uykusundan tam zamanında olmasa da -biraz tehir yapmış, ama yine de mazide çok şeyler başarmış olduğunu hatırlayarak, bundan sonra da daha bir çok zorlu işleri başaracak olacağından emin bir buharlı lökomotif tavrıyla- oflayıp puflayarak, gerinerek ve yüzünde sebebini tam da izah edemediği bir gülümseme ile uyandı ve hemen akabinde ''Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam'' diyen bir Tanju Okan bedbinliği ve, ''Hayat bayram olsa, bütün dünya buna inansa'' diyen bir Şenay hodbinliği arası bir duygudurumu içinde buldu kendisini.


     Bir süre, iki perdelik rüyasında ilk önce gördüğü Yunan Tragedyasını ve acıklı sonunu düşündü, bu hâli neye yormalı gibi bir zihinsel aktiviteye girmeyi nedense pek istemedi, netice olarak bu ancak bir rüya, o kadar da ciddiye almaya gelmez ve hatta değmez de, diyerek tembel zihnini hemen yokuşa sürmek istemedi. Belki de yorgun zihni bunu istemedi kim bilir? Ne olur ne olmaz şimdilik rüyalarımıza erişemediler, bir orası kaldı sığınacak yer olarak, onu da ele geçirirlerse yandı gülüm keten helva, iyi saatte olsunlar hemen haber alırlar, götürürler merkeze, rezil olduğunla kalırsın herkese.. Sonra ikinci perdeyi düşündü, ve o anda kimsesiz bir kedi yavrusunun açlık ve korku ile annesini aramasındaki iç burkan miyavlamaları gibi bir ses duyar gibi oldu. Acaba Baba!, Babaaaa diye bağırırken ben de böyle mi hissediyordum diye düşündü. Kedi yavrusunun hissettiğinden  bile derin bir umutsuzluk çöker gibi oldu içine. Babası rüya boyunca onunla hiç konuşmamıştı nedense. Küsmüş müydü acaba ona? Onu küstürecek, kızdıracak bir şey yapmadım Ben! diye, kırık not almış bir öğrencinin iki elini yanında açarak öğretmenine baktığı gibi bir ifadeye bürünmüş hissetti kendisini, ve bu durumdan sorumlunun hatta suçlunun kim olduğunu bilemez bir halde kaldı bir süre. Suç ne, suçlu kim, ben hiç bir şey yapmadım diyorum ama ya hiç bir şey yapmadığım için suçluysam, Babamın yasakladığı şeyleri yaptığım için cezalıysam, cezamı çekmeye mahkumsam, üstelik ne zaman affa uğrayacağım da şüpheliyse, önü sonu belirsiz bir labirent gibi nereye gitsem çıkış yolunu bulamayacağım bir hapishanede çaresizce koşup durmaktaysam, beni buraya kimin koyduğundan bile haberim yoksa, hafızam ancak labirentte başlayıp orada sonlanacaksa, bütün bunların anlamı ne? diye derin bir bilmecenin karşısında buluverdi kendisini. Ama uçurumun kenarına gelmiş bir keçi gibi hemen refleksleri harekete geçti ve hayata, masmavi göğün altında uzanan yemyeşil çayırlara ulaşma arzusu ile doldu. İçini kaplayan derin uçurum görüntüsü birden Van Gogh tablolarındaki gibi rengarenk canlı tablolara dönüşüverdi. Derin bir ferahlık duyarak yatağından etrafa, boş duvarlara, pencereden gelen güneş ışığına ve karmakarışık seslere sığındı.


     Bu arada zihninin gece uyurken daha iyi çalıştığını;  haricen oldukça garip görünse de oldukça çetrefilli rüyalar, hatta besteye bile gelecek vasıfta şiirler dahi üretebildiğini düşünerek, galiba göründüğüm kadar salak değilim, diye bir züğürt tesellisi de çıkardı nalıncı keseri misali kendisine. Acaba zihin aynen bir bilgisayar gibi bizim saçma salak sorularımıza basmakalıp cevaplar verirken, anlamsız karşılıklar üretme merakımız yüzünden ''Çevrimdışı'' olarak adlandırdığımız asıl işlemleri yaptığı ama bize çaktırmadığı görünmez taraflarında, saman altından daha yoğun ve anlamlı sular mı akıtmakta, sadece kendisinin bildiği derin ve gizli işler mi çevirmekteydi? arada bir de bu işlerden aynen üç yıldızlı Michelin ünvanına sahip bir aşçı edasıyla ortaya çıkardığı ürünlerden, kendisini aç gözlerle takip etmekte olan kedisinin önüne atar gibi ufak ''Fragmanlar'' mı atmaktaydı önümüze rüyalarımızda? 


     O anda bu fragmanları uyandıktan sonra neden bir yerlere yazmadığını düşündü. İnsanlık için önemsiz, ama kendisi için mütevazı da olsa deniz kıyısında bulunmuş süslü ve ilginç birer ''değerli taş'' mertebesinde olan bu  samimi, tuhaf ama hiç olmazsa ona ait olan bu yıldız kaymalarını, arada bir Filatelistlerin önüne gururla getirilen pul defteri sahibinin hevesini kırmamak için ''Fena değil'' diyeceği kadar kıymette bir koleksiyonu defterinde şeffaf kağıtların arasına saklandığı gibi muhafaza ettiğini hayal etti, ya da meraklı çocukların kırlarda buldukları ilginç çiçek ve yaprakları: pek zaman bulamadıkları için başlamaya bir türlü cesaret edemedikleri kalın romanların sayfalarının aralarında saklamaları gibi amatör bir herbalist özeniyle kendisinin de bir yerlerde bu orijinal bulularını biriktirmesi gerektiğini düşündü.


     O anda da yine kendisine acımasız bakışlarını yöneltti. Elâlem böyle böyle inşa ediyor kendisini. Bazen bir rüyasından, bazen yürürken, hatta ırkımızın en önemli özelliklerinden biri olan def i hâcet eylediği esnada, ya da tamamen tesadüfi olarak başka şeyler düşünürken zihninin bir kenarından nazlı nazenin bir şekilde uçup geçiveren birer kelebek misali kısa ama kendine göre anlamlı ''Parlamaları'' niçin tespit etmiyorum, bir yerlere not etmiyorum diye elleri belinde ilk okul müdürü edasıyla sert sert bakmaya başladı bu yetim yavruya.


     O anda da aklına bir Ajanda imajı düştü. Hani her senenin son ayında kırtasiyecilerin vitrininde boy göstermeye başlayan, kimisi oldukça büyük ve kalın, kimisi cebe sığacak kadar ufak, genellikle sert mukavva veya deri benzeri bir madde ile ciltlenmiş, sayfaların arasından bir şeritin alıcısına el salladığı, ezici oranda lacivert veya mor-bordo renkli ajandalar. Biraz bütçesine göre pahalıca duran, ama daha çok da içine yazacak bir şeyler bulamayacağından neredeyse emin olduğu için şöylece bakıp geçiverdiği, aslında öneminden bile bîhaber olduğu o ciddi, kendini beğenmiş, sen beni alacak adam mısın be! der gibi duran o aristokrat, ama aslında sadece bir defter olan, ama kıymetini ancak bilenin bildiği yılbaşı kitapları. Ama öyle bir kitap ki, içini gün gün, ay ay, mevsim mevsim yapıp edeceklerinle ve ettiklerinle senin dolduracağın şahsi ''Romanın''.


     İçinde bir huzursuzlukla karışık bir şeytanca fikir uyanmaya başladı. Gazeteci oldun, ama daha bir ajandan bile yok. Sen nasıl bir gazetecisin yahu. Zaten kendine gazeteci bile diyemiyorsun, Muhabirsin sen yahu! Ancak onun bunun ne dediğini dinleyip, artık ne anladıysan onu cebindeki not defterine yalap şalap çiziktirmeye çalışan bir muhabir. Sana da o yakışır zaten. Ajanda senin neyine?. Bugüne kadar eksikliğini bile duymadın, çünkü önemini bile bilmiyorsun. Ancak bu sabahın köründe aklına geldi işte. Şimdi gine tembelliğin çöker, zaten senenin ortasına geldik, nereden bulacağım o ajandayı, seneye inşallah dersin, sonra da unutuverirsin işte. Sen busun oğlum!, ancak not defterine, o da biri önemli bir şey söylerse, yahut da önemli biri önemsiz bir şey söylerse -genellikle de böyledir zaten- mal bulmuş mağribî gibi kemali ciddiyetle, pantolonunun arka cebinden çıkardığın o küçük not defterine kısalmış kurşun kaleminle eciç bücüş bir şeyler karalarsın ancak. Sen muharrir değil ancak muhabirsin oğlum!. Ajanda ancak planlı programlı yaşayan, yarın değil o ay, hatta önündeki aylarda ne yapacağı belli olan kişilere mahsustur. Sen daha yarın ne olacağını bilmiyorsun. Ajandan olacak da ne yazacaksın? Hiç!. İşte o yüzden ajandan yok senin, ajandan olsaydı ne yazacaktın ki? Daha Jale'ye ne zaman gideceğine bile karar veremedin. Ajandan olsaydı onu mu yazacaktın ki?. 23 Temmuz, sabah 10 da Jale' ye gideceğim.. Hahahahaha!..


     İçinde bulunduğu acıklı duruma böyle acımasız bir espri ile son vermesi hiç hoşuna gitmedi. Ama ne yazık ki acı gerçek buydu işte. Ben neden böyleyim gibi bir soru geçti içinden ama hemen bu kozadan çıkması gerektiği, yoksa havasızlıktan veya hareketsizlikten ölüvereceğini düşündü. Hemen yataktan fırladı. Kahvaltı bile aklına gelmedi. Düşüncelerine inat, içi kararlılık ve cesaretle doldu. Evet, bugünden tezi yok, hemen yol üstündeki küçük kırtasiyeciye uğrayacak, kahvaltıdan bile önemli olan o Ajandayı alacak, içine artık Allah ne verdiyse yazacak - inşallah Allah hakkında hayırlısı neyse onu verecek- o bordo renkli ajandanın bugünden başlayan kısmına yapacaklarını ve yaptıklarını yazacak, bu tarihten önceki kısımlarına da gece gördüğü iki perdelik rüyası ve sabahki düşünceleri gibi şeyleri not düşecekti. Aklından silinmeden hemen o ajandayı almalı, hatta mümkünse bir dolma kalem de edinerek -tabi mürekkep de yeşil olmasa da güzel bir lacivert olacaktı- sayfalarını özenle doldurmaya başlayacaktı. Başka yolu yoktu. Ciddiydi bu iş, ve alabildiğince kararlıydı acar muhabir, toy delikanlı, acemi aşık ve şu anda midesi guruldamaya başlasa da damarlarındaki kanın daha sıcak ve hızlı deveran ettiğine bakılırsa çok heyecanlı olduğu halinden belli olan gencimiz, rüzgar gibi soğuk ve kasvetli bekâr evinden sokağa fırlamıştı bile..




                                                      *                             *                            *




     

Yorumlar

  1. hehehe ajandadan vazgeçsin Fahrettin, tüm kötülükler o ajandayı edinmekle başlıyor, ben söyleyeyim, tecrübe konuşuyor :) hakikaten jaleyi bile not ediyor insan.....

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

60- Babam ve Ben

59- Anneyle Hasbihal

61- Ben dönmezem