70- Arayış

 



     Neredeyse elini yüzünü bile yıkamadan, dolapta kalmış bir kaç parça ekmek ve peyniri bile gözü görmeden, büyük ve önemli kararlar almış insanlara has dalgınlık ve gözüpeklikle  adeta bir rüzgar gibi kendisini sokağa atan gencimiz, sabah yelinin yüzüne vurmasıyla azıcık kendine gelir gibi oldu, adımları daha yavaş ama daha güçlü olarak kaldırımlara vuruyordu artık. 


     Bu arada gözleri her gün önünden geçerken öylesine bir bakış fırlattığı kırtasiyeci dükkanını arıyordu. Bir ara önünden geçtim mi acaba diye bile düşündü, ne de olsa o heyecanla gözleri fark edememiş olabilirdi, ama evet, o dükkan işte biraz ileride, yaşlanmış amcaların gelen geçenleri seyretmek için kapılarının önüne bir sandalye atıp da  gelen geçenlerin hiç ilgisini çekmeden oturdukları gibi sessiz sakin duruyordu oracıkta. Eski zenginliği ve çekiciliği kalmamış, etrafını artık boş işlerle meşgul insanların doldurduğu ''Cafe''lerin kapladığı bu küçük dükkân ve içinde çayını demleyip müşteri beklerken yaşlandığını ve artık o şaşaalı günlerin geri gelmiyeceğinin farkında olan yaşlı sahibi tonton amca, sanki oradan geçenlerin gözüne bir diken gibi batarak, böyle bir sokakta artık ne işi var böyle ''arkaik'' bir dükkanın, diye düşündürecek bir gariplik ve adeta iğretilikte duruyorlardı.. 


     Ayakta kalabilmek için fotokopi, çıktı alma gibi işleri yapmak üzere alınmış fotokopi ve yazıcı makinasının tezgahın büyük kısmını kapladığı bu küçük sessiz ve loş dükkana rüzgar gibi dalan gencimiz önce karanlıkta gözleri seçemediği için dükkân sahibini aradı. Biraz  sonra da tezgahın arkasındaki yaşlı adamı seçti gözleri. Kırtasiyeci amca da ona şaşırmış gibi bakmaktaydı. Siftah yapacak bir müşteri geldi demekten çok, acaba bu genci hangi rüzgar buralara attı der gibiydi. 


     - Kolay gelsin, hayırlı işler, dedi önce gencimiz, eskiden aldığı terbiye ve alışkanlığın etkisiyle, sonra da amcanın cevabını beklemeden gerisini getirdi;


     - Ajandanız var mı? dedi, utanmasa dolmakalemi de ekleyecekti ama amcanın hayalkırıklığı kaplayan yüzünü görünce susmayı tercih etti. Şimdi sıra amcadaydı, adamcağız bir süre ne diyeceğini düşündü, yılın ortasına gelmişken ajanda arayan bu şaşkın gence önce hayretle, sonra da birazcık acıyarak baktı, sanki Akşamdan sonra Günaydın! diyen bir Avrupalı gibi cevap verecek sanıldı ama neyse ki amcamızın o taraklarda bezi yoktu, üstelik yılların getirdiği bir insan sarrafı olma yeteneği, daha ziyade de kendisinin de aslında Anadolu'nun ücra bir kasabasından buralara savrulmuş bir kişi olması hasebiyle delikanlımıza sakin ve olgun bir cevap vermesi lazım geldiğinin farkında olarak cevapladı daha afyonu patlamamış olduğu her halinden belli toy delikanlımızı;


     - Yok evladım, dedi, buralarda pek alanı olmuyor, o yüzden en fazla bir kaç tane getiriyoruz, onları bile zor satıyoruz, elimizde kalanları da iade ediyoruz, artık seneye inşallah, dedi. Sonra gencimizin yüzünde beliren hevesi kaçmış ve oyuncağı elinden alınmış bir çocuk ifadesini görünce bir teselli kabilinden, - Belki Cağaloğlu veya Perşembe pazarı taraflarındaki büyük mağazalarda bulabilirsin, onların elinde kalmış olabilir, dedi. Gencimizin büsbütün umutsuzluğa kapılmasına gönlü razı olmamıştı. Ajanda yerine geçebilecek bir güzel not defteri veya şöyle afili tarafından hatıra defteri de yoktu ki elinde, mahzun gencimizi avutacak bir seçenek sunabilsin. Eski güzel günleri hatırladı, genç kızlar süslü not defterleri alırlar, şair ruhlu gençler aniden geliveren ilhamlarının mahsüllerini hemen yazıya dökmek için mütevazı deftercikler alırlar, ortaokul çocukları sene sonlarında birbirlerine vererek her sayfada bir arkadaşının onunla ilgili romantik veya komik, gelecekle ilgili dilek ve öngörülerde bulundukları yazılarını özenle yazsınlar diye kutsal birer kitap gibi kalplerine yakın yerlerde taşıdıkları o pembe, mavi, uçuk pastel renkli hatıra defterciklerini adeta kapışarak alırlardı. Kırtasiyeci amca hangi mevsimde hangi malların gittiğini yıllar içinde çok iyi öğrendiği için bu yeni yetmeleri, gençliğe ilk adımlarını atmakta olanları hiç üzmez, onların ne istediklerini hemen anlar, zamanın modası hangi renk ve desenler ise onlarla bezenmiş bu şirin defterleri, şık ciltli kitap benzeri hazineleri önlerine çıkarır, onların zevk ve heyecanla aldıkları bu boş defterlerin bir zamanlar kendisinin de yaptığı gibi türlü komiklikler, saf duygular, hülyalı cümlelerle doldurulmasını hayal ederdi. 


     Ama şimdi karşısında duran bu genç, ne böyle hayatının baharındaki çocuklara, ne de şair adaylarına benziyordu. Acaba ne için arıyordu böyle bir şeyi bu delikanlı? Onun vakti çoktu, sorsa cevap alır ve kısa da olsa bir sohbet konusu açılır mıydı? Ama gencin aceleciliğine bakılırsa vakti yok gibiydi, üstelik artık birisine bir soru sormak tehlikeli bir hal almıştı. Sana ne! derse ne yapacaktı? Eskiden böyle miydi oysa, soru sorulan genç saf saf cevap verir kısa zamanda neredeyse bütün hayat hikayesini anlardınız. Oysa artık insanlar bir başka olmuşlar, çok değişmişlerdi. İnsan kendi çocuğuna bile soramıyordu böyle soruları. Bir özel hayat, kişisel dokunulmazlık, mahremiyet gibi şeyler çıkmıştı ortaya nedense. İlişkiler mekanikleşmişti. Sorular ve cevaplar kısalmış, neredeyse evet hayır, hatta hıı, cıkk gibi seslere dönüşmüştü. Konuşma bitecek miydi bu gidişle? Yazı neredeyse bitmek üzereydi de konuşma da bitince ne olacaktı? Kimse kimseyle konuşmayacak, işret dilini bırak selam vermeyi bile mi terk edeceklerdi?. Oysa eskiden böyle miydi, herkes birbirinin hatırını sorar, ailevi durumlar, hastalıklar, işle ilgili sıkıntılar, çoluk çocuğun okulları, başarıları veya başarısızlıkları konuşulur, bir çare bulunamasa da en azından paylaşılırdı. Şimdi paylaşmak şöyle dursun, özel hayat diye neredeyse adını bile söylemekten kaçınıyordu insanlar, nerede kaldı sağlıkları, ruhsal durumları, sıkıntıları, dertleri. Eskiden derdini söylemeyen derman bulamaz derler, iki insan bir araya geldiğinde ''dertleşir''lerdi. Ne olmuştu o insanlara? Dükkanının yanındaki ''cafelerde'' oturan gençler bile birbirleriyle değil sanki ellerindeki telefonlarla konuşuyorlardı. O zaman kahvede işin ne, evinde otur, oradan at mesajlarını değil mi? Galiba evde otura otura sıkılıyorlar, böyle yerlerde ''sosyalleşiyorlar'' dı. Anlamak zordu bu zamaneyi.


     Ama bu genç zamaneye de benzemiyordu. Bir dokunsan bin ah! işitilecek birine de benziyordu sanki, ama dükkancı neme lazım dedi içinden. Gencimize yine de anlayışla bakmaya devam etti. Gencimiz de çok eskilerde kalmış bir koku ve rüzgar hissetti o an. Ama onun da acelesi vardı. Gitmesi gerekiyordu. Bir işi vardı, patron gelmeden büroya uğramalı, her zaman yaptığı şeyleri yapmaya devam etmeliydi. Patron olmasa da o ''Büyük Patron'' bunu istiyordu..


     Büyük Patron... Kimdi acaba büyük patron? O bugünlerin, böyle zamanların geleceğini hesaplayan, öngören, hatta belki de bugünleri inşa eden, yaratan, başımıza belâ eden Büyük Patron. Gencimizin aklının bir köşesinde bu fikir de ince bir mum alevi gibi yandı titrek titrek.


     Yüzü büyük bir buruşuklukla asıldı. Ajandası olsaydı ne güzel yazardı şimdi dünkü tarihli kısma, BÜYÜK PATRON KİM?..



                                                      *                    *                    *




                    

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

60- Babam ve Ben

61- Ben dönmezem

68- Diyalog