71- Büyük resim
Kırtasiyeci dükkanında yaşlı kırtasiyeci ve genç gazeteci, her biri kendi dünyasında düşünüp durur ve bu arada geçmişleriyle ve gelecekleriyle ilgili hesap ve yeni fikirler oluştururken, gencimiz birden bire her şeyi kontrol eden -Tanrının dışında tabî, ama yeryüzünde belki ondan bile kudretli görünen, veya öyle tasavvur edilen- biri olabileceğini düşündü. Bu parlak fikrini unutmamak için bir yerlere yazmak ihtiyacını duydu ve birden o ana ve o mekana geri döndü, çünkü zaten böyle bir ihtiyaç nedeniyle buradaydı. Ama heyhat! zaman değişmiş, kendisi de treni kaçırmış bir milletin çocuğu olduğunu unutmuştu, ne ajanda vardı ortada ne de dolmakalem. Sadece bir kaç parlak fikir kırıntısı vardı ortada, bir yerlere yazılmayı bekleyen ve böylece silinip gitmekten kurtulacağını sanan.
Biraz daha zaman geçip gencimizin ayakları iyice suya erince, aslında aklına son gelen fikrin de bildik bir şey olduğunu, komplo teorilerine inananların ağızlarında çiğnemekten bıkmadıkları bu teorinin köklerinin belki de George Orwell'e hatta daha gerilere kadar giden bir düşünceye çok benzediğini, bu haliyle de kendisinin Amerika'yı yeniden keşfetmiş bir sığınmacı gibi, hepi topu salı üzerinde akıntıya kapılmış açlık ve susuzluktan gözleri kararıp serap görmeye başlamış bir gariban olduğunu düşünerek acı acı gülümsemeye başlamıştı.
Bu ruh hâli altında, bozguna uğramış bir manga başı gibi, kırtasiyeci amcaya teşekkür edip etmediğini bile hatırlayamadan kös kös dükkandan çıkıp, alışkın adımlarla, başı öne eğik, düşünceli ve durgun bir ifade ile gazete yazıhanesine doğru yürümeye başlamıştı.
Yürürken yine aklına bazı fikirler gelmeye başladı, içinden bir ses sanki bir yerlerde duyduğu bir sözü hatırlatır gibiydi ne hikmetse. Söz aşağı yukarı şöyleydi ''Şu gökyüzü altında söylenmedik söz kalmamıştır''. Şimdi bu işareti neye yormalıydı acaba?. içindeki ses, - Oğlum sen sürekli yeni bir şeyler bulduğunu sanıyorsun, ama bak, yer yüzünde söylenmedik söz kalmamış, sen neyin peşindesin?. Yok büyük patron kimmiş, yok büyük resim neymiş, bunların hepsi şimdiye kadar söylenmiş ve ''tüketilmiş'' bile. Geç bunları oğlum geççç!
Öte yandan bir başka ses de şunları fısıldamaktaydı alçak perdeden; - Bu sözü Çiçero söylemiş derler, bugünden taa 2500 sene önce üstelik. Adamın söyleyip söylemediği bile bir kere şüpheli, adam zaten söz ustası, hiç öyle biri böyle bir şey söyler mi yahu?. Hem de Çiçero gibi bir adam! O zaman bu lafı eden adamın artık söylenecek söz kalmamış, bana da susmak düşer demesi gerekmez mi mantık olarak?. Belki de bu adama artık söyleyeceğin şey kalmadı, kendini tekrar ederek kabak tadı veriyorsun, sus bari de kafamızı dinleyelim, veya biz konuşalım biraz da sen bizi dinle! demek istemişlerdir. Belki de tüm bunların altında bizim anlayamadığımız bir söz oyunu vardır, hani eski filozofların çok sevdiği paradoks denen durumlar. Büyük resimi göremeyenler bizi işte böyle kelime oyunlarına, sonu belirsiz labirentlere sokarak aklımızla dalga geçiyor olamazlar mı?. Sen işine bak Fahrettin, bunlara uyma. Aklına gelen her şeyi yazma tamam da, yine de bir ajandan olsun senin de. Bak Avrupalılar ajandasız gezmiyorlar, ne zaman nerede ne yapacaklarını çoook önceden kararlaştırıp zamanı gelince ne yapsam diye düşünerek kukumav kuşu gibi oturmayıp ajandaları ne diyorsa onu yapıyorlar. Böyle Avrupalı olmuşlar işte. Dış güçler bizim de Avrupalı olmamızı istemediklerinden -çünkü bir onlardan zeki ve akıllıyız, Avrupalı olursak onları hemen alt ederiz- bizim ajanda gibi alışkanlıklarımız olmasını tabi ki istemiyorlar anlamadın mı?. Sen de ajanda sahibi ol, rahat et, kafan karışmasın. Her bi şeyin düzenli olsun, tıkır tıkır işlesin. Ayrıca biri karşına çıkıp da şu tarihte bir şey yapalım deyince defterini açıp, - O gün çok işim var kardeş, maalesef olmaz, ama dur bir bakayım, sana ayıracak bir zaman bulabilirim belki diye havanı da atabilirsin. Ne güzel olur değil mi? diye ufaktan ufaktan gencimizi kafaya almaya çalışıyordu bu sinsi ses.
Böyle karışık ve birbirini yok etmeye, kendileri haklı çıkmaya çalışan düşünceler karşısında annesinin sözünü dinleyen -nerede kaldı öyleleri acaba- uslu bir çocuk gibi sessizce yoluna devam eden gencimiz aniden kendisini gazete yazıhanesinin kapısının önünde buluverdi. O anda da tüm iç sesleri susuverdi. Gencimiz - Hadi şimdi konuşun bakalım! dedi, büyük resim, büyük patron, derin işler filan diye başımın etini yediniz. Yazıhaneyi görünce etekleriniz suya erdi değil mi? Ne idüğü belirsiz Büyük patronlarla, kimsenin içinden çıkamadığı Büyük resim hikâyeleriyle ancak işi gücü olmayan sizin gibi ipsiz sapsızlar uğraşır. İşte şu kapının arkasında senin dünyan ve Patronun; Önce onlarla baş et de ondan sonra bu iç seslerin kuruntularını dinle oğlum Fahrettin, sen bu hayallere uyma, onların fısıldamalarına aldanma. Senin ajandan yok, ama en azından her sabah geldiğin bir işin var, şükür etmeyi de unutma. Gazetecilik kendi dibini aydınlatmayan bir mum gibidir, karnın açlıktan guruldarken toplumdaki aç insanların hâlini anlatırsın, onların dertlerinin karnı tok sırtı pek insanların gözlerine, zihinlerine girmeleri için çabalar durursun, benden güzel kimse var mı diye soran devletlûlara; fakir, mutsuz ve haksızlığa uğramış insanları hatırlatan bir ayna görevi yaparsın. Bu arada fincancı katırlarını ürkütüp şangırtılara yol açarsan Zeusların yer yüzündeki temsilcilerinin şimşeklerini üzerine çekip bir müddet dinlendirme terapilerine de tabi tutulabilirsin arada bir. Ama madem bu işe soyundun, gereğini yapacaksın ve mayınlı arazide kalp çarpıntılarıyla dolaşan bedbahtlar gibi her şeyi göze alacaksın. Bak mesela Patronuna; adam yıllar içinde neler çekmiş, kaşarlanmış adeta, dertleri zevk edinmiş de adrenalin müptelası olmuş sanki. Sen de madem bu ateşe aşık olan bir pervanesin, kanatların yansa da dönüp duracaksın bu ışığın etrafında arsana beygiri gibi, başka yolun yok. Senin ajandan olsa ne yazar, olmasa ne yazar, senin ajandan zaten yazılmış oğlum, haberin yok. Bu kapıyı açtığında önüne ne çıkarsa onlarla cebelleşip akşam olunca biraz sakinleşeceğini umacaksın, tabi zihnin izin verirse, vicdanın elverirse ve mesleğin rahat bırakırsa.
Bu düşüncelerle yazıhanenin kapısını açıp da içeri ilk adımını atınca burnuna mis gibi bir çörek kokusu çarptı, evet nicedir duymadığı ve hasret kaldığı cevizli haşhaşlı çörek kokusuydu bu. Annesi ne güzel yapardı bu çöreği, hele fırından ilk çıktığındaki sıcacık hâli insanı adeta mest eder, elleri yana yana aldığı bir parçayı adeta yalayıp yutardı. İşte tam ona benzer bir kokuydu yazıhaneyi saran bu nefis koku.
O anda her şeyi unuttu, ne patronu ve patronlar dünyası, ne komplo teorileri dahil tüm felsefi teoriler, hiç biri aklında değildi, sadece bu haşhaşlı cevizli memleket çöreği ve yanında demli bir bardak çay. Mutluluğun resmi olsa olsa bu olabilirdi o an.
Koşarak küçük mutfağa girdi, evet Fatma hanım oradaydı, bugün o da erkenciydi galiba, bir küçük tepsi çöreği küçük tabaklara paylaştırmaya uğraşıyordu bu azize. Neredeyse ellerine sarılıp öpecekti utanmasa gencimiz Fatma hanımın. Kısa bir günaydın ve hatır sorma faslını hemen geçen gencimizin halini anlayan kadıncağız hemen büyük bir tabak çıkararak çörekleri sıraladı ve tavşan kanı çayı da yanına ekleyerek gencimizi tezgaha buyur etti.
Gencimiz geceki gördüğü tuhaf rüyaları, teorileri unutmuş, mutluluktan gözleri şaşılaşmış halde guruldayan midesini susturmaya çalışırken vaziyeti gerçekten görülmeye değer bir haldeydi. Galiba rüya tabiri yapan yetkin bir alim ancak bu tablonun ortaya çıkacağını o sabah söyleyebilirdi, rüyalarının böyle hayırlı bir sonuçla gerçekleşeceğini hiç aklına getirmemişti acar gazeteci adayı gencimiz.
* * *
İşte böyle; ne Büyük Patron, ne Büyük Resim, ne Teoriler Dünyası, hatta ne de Jale, şu an gencimizin aklının bir köşesinde bile kalmamıştı. Varsa yoksa o Cevizli Çörek, adeta Nagazaki'ye atılan Şişman Adam gibi, hatta ondan bile güçlü şekilde bu gariban Anadolu gencimizin kafasındaki düşman fikirleri târümar etmiş, onu fabrika ayarlarına döndürüvermişti. Açlığın gözü kör olsundu..
* * *
Yorumlar
Yorum Gönder