Kayıtlar

59- Anneyle Hasbihal

     Misafirler gitmiş, masa ve ortalık alelacele toparlanmış, ana oğula o anda yarınki mukadder ayrılığın akla gelmesinin verdiği sıkıntı ve hüzün çökmüş, hatta bu his odaya da yavaş yavaş yayılmıştı, ana oğul dışarıya bakan geniş pencerenin önüne - ne zaman oraya konduğu bilinmeyen üzeri kilim veya küçük halılarla kaplı, arkası otla doldurulmuş yastıklarla güçlendirilmiş bu tahta yükseltiye o yörede makat derlerdi- yerleştirilmiş sedirin üzerine oturup, arkadaki sert yastığa omuzlarını yaslayıp birbirlerine bakmaya başlamışlardı, ilk sözü kim başlatacaktı belli değildi o anda, ama gencimiz annesine tatlı tatlı bakarak sohbeti başlattı sonunda;      - Anneciğim, dedi, inşallah seni ve ablamı üzmemişimdir bu akşam masadaki konuşmalarım dolayısıyla, elimden geldiğince kendimi tutmaya, eniştemle muhatap olmamaya çalışıyorum, ama o da bir şekilde damarıma basıyor sonunda ben de dayanamıyorum, benim Ali Haydar öğretmenimi ve eşini ne kadar sevdiğimi, saygı duyd...

58- Yollarda

       ''Ne kadar değişmiş Ali Haydar öğretmen'' diye düşünüyordu gölgelerin uzadığı, akşam serinliğinin çıktığı bu bağ yolunda evine doğru yürürken genç delikanlımız; ''Biz onu çok sert, soğukkanlı, kararlı ve her şeyi bilen, hiç yanılmayan, neredeyse yarı tanrı gibi görürken, şimdi artık O, dünyaya -o bir türlü bitmeyen- borcunu ödemiş, ununu eleyip eleği de duvara asmış, etrafında canlı olarak karısı ve köpeği, bir de bahçesindeki bitkilerden başka yakını kalmamış, adeta geçmişinin - yine hiç bitmeyen- muhasebesiyle meşgul, kimseden bir şey beklemeyen, bu sebeple de herkesle barışık, sevimli bir ihtiyar oluvermiş, Zehra öğretmen pek değişmemiş ama, her zaman anaç, her zaman verici, her zaman anlayışlı ve sevecen bir teyze. Allah muhabbetlerini arttırsın, bir yastıkta kocasınlar son zamanlarına kadar'', diye dua etmeyi de ihmal etmeyerek.      Son konuşmalardan sonra, öğretmenine adeta verecek bir cevap veya soracak başka bir soru kalmamış, sözün bit...

57- Empati

       Gencimizin sorduğu can alıcı soru Ali Haydar öğretmenin de sürekli aklında olan ve çözemediği en büyük meseleydi kesinlikle. Bakalım hocanın sürekli çözmeye çalıştığı, nerede hata yapıldı, başarısızlığın en büyük nedeni neydi gibi sonu gelmez ve cevabı bilinemez sorulara, gencimizin biraz ukalalık kokan tespitleri ve araya sıkıştırdığı biraz da can acıtıcı gelen saldırımsı hamleleri bir cevap getirecek miydi?      - Empati, dedi öğretmen, bizim kuşağımız adını bile duymadı onun, ben bile olgunluk çağlarımda okuduğum psikoloji kitaplarında gördüm bu kavramı, gerçi bizler de hiç empati yapmıyor muyduk dersen, yapıyorduk galiba. Ninelerimizin dedelerimizin bizleri geceleri dizlerinin üstüne yatırıp, yorgun sert ve nasırlı elleriyle sırtımızı sevecenlikle hafif hafif kaşırken anlattıkları masallarda, başı sürekli belaya giren, kimsenin acıyıp da yüzüne bakmadığı, halini sormadığı, sürekli aşağılanan itilip kakılan, arada bir gittiği zengin kapıların...

56- Hatamız

          Gencimizin kısa cevabı ve ardından sorduğu soru galiba havada kalmıştı, Ali Haydar öğretmen kendi sorduğu soruya hâlâ cevap aramaktaydı haline bakılırsa. Sanki öğrencisinin cevabı onu tatmin etmemişti, daha doğrusu bu bir cevap gibi bile gelmemişti bu eski tüfek delikanlıya, o başka alemlerdeydi sanki.      - Yok oğlum, biz hata yaptık, hatta büyük hata yaptık, dedi, kendi kendisine mırıldanır gibi. Öyle ya, bu memlekette yaşı küçük olanların büyüklerine, hele hele öğrencilerin öğretmenlerine; - Hatalısınız, hata yaptınız! bizi yanlış eğittiniz, olacakları bilemediniz ve yenildik işte, oysa size çok güvenmiştik, başımıza gelenlerin çoğu sizin yüzünüzden! deme gibi bir lüksleri yoktu, olamazdı, akla dahi gelemezdi. Zaten bu memlekette kimse hata yapmazdı ki. Hata başkalarına mahsustu. Oysa atalarımız Hatasız kul olmaz! demişlerdi hazır. Ama o hatalı kullar biz değildik, başkalarıydı.      - Hatamız şu oldu oğlum, dedi,...

54- Felsefe iyi midir?

       Gencimiz efsane ilk okul öğretmenini uslu ve çalışkan bir öğrenci edası ile dinlerken, bir yandan da konunun nasıl olduysa tam da istediği mecraya ulaşmasına hem şaşırıp hem de sevinmişti -işte böyle, öğretmenler de tıpkı anneler gibi çocuğun ihtiyacı, arzusu nedir, leb demeden leblebi istediği nasıl anlaşılır, kesinlikle bilirler- bu sebeple hem dikkati biraz daha artmış hem de eline kocaman bir külâh dondurma verilmiş yoksul bir çocuk gibi sevinmişti.        Ama şimdi de Ali Haydar öğretmen biraz suskunlaşmıştı sanki, söze nasıl başlayacağını veya konuya nereden gireceğini mi düşünüyordu acaba? Felsefe meselesi hemen herkesin dilinden düşmeyen, hele entellektüel meclislerinde yeri her daim baş köşede olan, neredeyse ekmek gibi su gibi temel ihtiyaç maddelerinden sayılan, ama eskiler için muz, yeniler için avokado için söylenen, alışmamış damaklar için ne niyetle yersen onun tadını veren egzotik bir meyve gibiydi. Bakalım aziz ve neci...

53- Oğlum!

       Gencimiz; eski öğretmeni, şimdinin gönüllü münzevisi - ya da öyle görüneni- Ali Haydar hocanın anlattıklarını büyük bir ilgi, saygılı bir duruş ve sözlerin anlamlarını hazmetmeye çalışarak dinliyordu, adeta nefes almamacasına. Duyduklarından onu en çok şaşırtanın da olan bitenden hep başkalarını, bezirgan karakterli düzenbaz küçük kasaba politikacısı işbirlikçi kişileri, bozuk düzeni, örümcek kafalı gericileri, dincileri, hatta emperyalistleri hedef alıp kendisine ve silah arkadaşlarına toz kondurmayan o bildik müzmin muhalifler gibi sloganlarla konuşmaması, tersine, ortaya çıkan sonuçtan neredeyse ülkede yaşayan ve evvelce yaşayıp artık sahneyi terk etmiş ama yaptıklarının ceremesini hâlâ memlekete çektiren hemen hemen herkesi, hatta en çok da kendisini ve yoldaşlarını sorumlu tutarcasına konuşmasıydı. Acaba bu eski tüfek, artık başkalarıyla mücadeleden yorulmuş da nerede hata yaptık aşamasına mı gelmişti, yoksa olaylara epeyce dışarıdan bakacak ve böylelikle...