Kayıtlar

21- Örtmenim !

       Hulusi bey ve sümsük enişteyi biraz kaba da olsa uğurladıktan sonra, acar muhabirimiz bağda biraz daha oyalandı ve dönüş vaktinin geldiğini düşünerek toprak bağ yoluna doğru yürüdü, ama bu defa geldiği yola doğru değil de biraz daha ilerilere, bağlık arazinin daha içlerine, ortadan sessizce akan küçük derenin kaynağına doğru yürümeyi, oralarda çocukluğunda ailecek yaptıkları çevreyi tanıma gezilerini, çevredeki bağ komşularının neşeli seslerini, buralarda yaşadığı ama şimdi artık çok uzaklarda kalmış o güzel hatıralarını anımsama, en azından o zamanın havalarını hissetme, o günleri yâdetme arzusuyla bu ıssız bağ yolunda amaçsız ve avare avare yürümeyi istedi.      Ama yürürken elinde olmadan düşünmeye de başladı; ''mütayit'' Hulusi bey ve anlattıkları doğrusu etkilemişti gencimizi, ne çok insan var, hepsi de düşünce ve görüş yapıları olarak ne kadar farklı ve ilginç, dedi. Oysa ben hemen hemen bütün insanları kafamda bir kaç ana gruba ayırabilec...

20- Sağ/Sol

       Enişte beyi bilemeyiz ama müteahhit Hulusi beyin konuşmalarını ve hayat ile dünya hakkındaki görüşlerini büyük bir şaşkınlık ve ilgiyle dinleyen acar muhabirimiz hayret içinde düşünüyordu. Acaba bu şehirde daha karşılaşacağı başka bir sürpriz, başka bir ilginç kişi kalmış mıydı? Biraz önce kızgınlık içinde ve cahil, hatta fırsatçı kurnaz bir kişi gibi baktığı bu adam, şimdi gözünde adeta bir dağ başı filozofu gibi bir seviyeye çıkmıştı sanki. Hulusi beyin tabakasına elini atıp yeni bir sigara çıkarması ve iç cebinde Zippo çakmağını araması sırasında ortaya çıkan kısa bir sessizlik süresi içinde gazetecilik merakının da dürtmesiyle bu ilginç adama bir kaç soru sormak istedi;      -Hulusi bey, bana hayat hikayenizi anlatmaktaki maksadınızı anladığımı sanıyorum, gördüğüm kadarıyla hayatınızı adeta tırnaklarınızla kazıyarak geldiğiniz seviyeyi kendiniz ellerinizle inşa etmiş, statünüzü kendi gücünüzle kazanmışsınız, gerçekten takdire şayan bir hikay...

19- Öfke

       Bütün güzel şeyler gibi bu derin, huzurlu ve tatlı uyku da çabucak bitivermiş gibi geldi gencimize, çünkü uzaklardan kulağına, aralarında konuşarak sanki birbirlerine ciddi bir şeylerden bahseden, -ama sesler oldukça uzaktan geldiği için konunun ne olduğu da pek anlaşılamayan- iki erkeğin karşılıklı konuşmaları geldi. Üfff!.. İnsana bu dağ başında bile rahat yok yahu!. Ne kadar kaçsam yine gelip beni buluyorlar. Bana rahat bir uyku, huzurlu bir gün geçirmek haram mı acaba? Bırakın hiç olmazsa şurada biraz insanı kendi başına. Yok olmaz, burada bile gelip illa beni bulacaklar, güya onlardan kaçıyorum bu kuytu yere, ama burası neredeyse İstanbul'dan bile kalabalık sanki, evet, artık bir an önce bu şehirden kaçmanın zamanı gelmiş de geçiyor bile.      Kendine biraz daha gelip, seslere biraz daha kulak kabartınca bu iki kişinin aşağıdan konuşa konuşa yakınına doğru geldiklerini de anladı gencimiz, ve biraz meraktan biraz da vaziyeti daha iyi anlayab...

18- Bağ Evi

       Gencimizin karanlık  ve ıssız sokaklardan evine doğru yönelmesi, bahçe kapısını aralayıp içeri girmesi ve evlerinin kapısına elini uzatmasıyla birlikte, sanki Ali Babanın sihirli sözcüğünü söylemiş gibi kapının kendiliğinden açılması bir oldu. Yarı karanlık koridorda, beden ölçülerinin son bir kaç hafta içinde daha da küçüldüğü hemen fark edilen annesinin hüzünlü gülümsemesiyle karşılaşan Fahrettin, utangaç ve özür diler bir tavırla annesine; - Anneciğim kusura bakma, bugün bir çok arkadaşıma ve cenazemizde bizlerle olan tanıdıklara veda ziyaretlerinde bulundum, sonra da baba dostu Cevdet amca ve doktor Musa bey'le karşılaştım, onlarla da kısa bir sohbetimiz oldu, onların da selam ve hürmetleri var, başsağlığı dilediler, derken işte gece bu vakit olmuş, sen de merak ettin galiba çok özür dilerim tekrar dedi. Bu açıklama içine artık veda zamanının gelmekte olduğunu da sessizce eklemiş olduğunu cümle bitince fark etti ve bundan dolayı da hafif bir rahatlama...

17- Göçmüş Kediler Bahçesi

       Bu akşam karanlığı altındaki ıssız ve sessiz memleket sokağında, biri yaşlı ve yorgun, diğeri genç ve huzursuz görünüşlü, bu bakımdan da tipik bir baba oğula benzeyen bu iki silüet, uzaktan bakanlara pek bir şey ifade etmese de, o anda sanki bu iki kişi; çok derin ve belki de çözümsüz bir fizik problemiyle karşılaşmış ve üzeri anlaşılmaz sembol ve rakamlarla dolu bir kara tahta önünde birbirlerine ne diyeceklerini, bu çözümsüz problemlerin içinden nasıl çıkacaklarını bilemez bir haldeki profesör ve asistanına benziyordu..      Ama beklendiği gibi -ve delikanlının da merak ve soru işaretleriyle dolu halinden de anlaşılacağı üzere- yine yaşlı adam yavaş bir sesle ve adeta kendi kendisiyle konuşurcasına, bu yarı karanlık sokak üzerinde, çözümün sırrından çok gidilecek yolu anlatırcasına alçakgönüllülükle konuşmaya başladı;      -Fahrettin evladım, çocukluğumda, evimizin o zamanlar bana uçsuz bucaksızmış gibi gelen bahçesinde pin dedi...

16- Veda

       Acar muhabirimiz, baba dostu ile birlikte, bir başka baba dostunun (daha çok arkadaşının) masasından kalkıp evlerine doğru yola koyulduklarında ve şehrin eni konu sakinleşmiş karanlık sokaklarında sessizce yürürlerken ve o anda gencimiz önündeki günlere, geleceğine dair düşünceler içindeyken, Cevdet bey de artık iyice kısalan gelecekteki günlerine ait beklentilerden çok sanki hâlâ geçmişte kalan günlerinin hatıralarını ve olaylarını hatırlayıp; kendince, hiç olmazsa hayâlindeki o günleri yaşamakta, daha doğrusu hasretle yâdetmekteydi. Delikanlımız; gazetecilik damarı mı desek, ya da yanındaki yaşlı adamın düşünceli halinin yüzüne ve tavırlarına yansımasını iyi gözlemleme yeteneği mi desek her ne ise, bu ruhi durumun farkına varmıştı, ama her hangi bir şekilde Cevdet beyi daldığı o mutlu mâzi zamanlarından çıkarmaya vicdanı elvermediği için, adeta ses bile çıkarmadan hatta yanında yürüdüğünü bile fark ettirmemeye çalışarak bir gölge gibi takip etmekteydi. ...