Kayıtlar

34- Gece ve Sabah

     Yürüyordu; ayaklarını pek hissetmez gibiydi, acaba o yürümüyor da ayaklarının altındaki yer mi hareket ediyordu, ne fark ederdi ki, ortamdaki ışık da az gibiydi; sabah alacakaranlığı mıydı yoksa akşam mı çökmüştü belli değildi, ne fark ederdi ki, yoksa biraz sis mi vardı, tepedeki yuvarlak parıltı güneş miydi, ay mıydı pek anlaşılmıyordu, zaten ne fark ederdi ki, arada bir kuş cıvıltısı, arı ya da sinek vızıltısı duyuluyor muydu acaba o da belli değildi, hatta o anda mevsimlerden bahar mıydı güz müydü hüküm süren, o da pek anlaşılmıyordu, hem ne fark ederdi ki, yürüyordu işte, kıvrımlı daracık toprak bir yolda, izini sürdüğü yol; keçi patikası dedikleri bir yola da benziyordu, bir bağ kenarındaki kurumuş bir su arkının; yer yer, yapraklarının çoğu kurumuş, çiçekleri çoktan solup büzüşmüş mezarlık zambakları tarafından işgal edilmiş bölümlerce yolun devamını bulmanın zorlaştığı kısımlar dışında, hemen yanından ona eşlik, adeta yoldaşlık ederek giden bu toprak yol, her...

33- Çelişki

       Zahmetli ve kasvetli geçen günün sonunda, üç adam, her biri kendi dünyasına dalmış vaziyette, hatta onları taşıyan emektar taksi bile yolları ezberlemiş bir mekkâre edâsıyla kendisini yokuş aşağı Kumkapı'ya doğru salmış halde, aslında her biri günün muhasebesi ile olayların ardındaki ''hakikat''in peşinde, pirinçten imal edilmiş bir rakkas gibi bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelerek, kendi zaman-mekân yolculuklarında kendi usûl ve hızlarınca ilerliyorlardı. Sanki o anda her birine feylesofvari bir suskunluk gelmiş, gözleri taksinin dışındaki kalabalığı ve geçip giden manzarayı farkında bile olmadan izlerken, zihinleri kendi bildiğince olan bitene bir mânâ vermeye çalışıyordu. Osman bey, elleri direksiyonda, ayakları ikide bir sıkışan trafik nedeniyle fren, debriyaj ve gaz arasında mekik dokur, gözleri bir dışarıyı, bir dikiz aynasını, arada bir de arabanın içindeki iki ''dostunu'' kolaçan ederken, acaba günün sonunda nasıl bir rapor hazırlas...

32- Tekmil

       Eskilerin; şimdilerde kulağa pek de hoş gelmeyen (alışmadık kulakta tutmayan bağzı kelimeler her zaman vardır) sözüyle ''bedbin'' haldeki iki genç, daha doğrusu biri acar muhabirimiz ve diğeri de şu anda  amatör bir gazeteci, -ya da kaderin cilvesi sonucu evde boş oturmamak için icat edilmiş ve geçici bir iş olarak kabul edilmiş, yenilerin deyimiyle ''Genel yönetmen asistanı'' işiyle iştigal eden genç bir kız, aslında ve gerçekte ve şu anda iki gönlü yorgun, bedeni halsiz, hatta aşırı doz karamsarlık içinde olan bu iki genç; üzerinde sadece ''Resmi hizmete mahsustur'' ibaresi eksik olan, aslında ''devletin gerçek sahipleri'' tarafından özel bir göreve özel olarak tahsis edilmiş taksi plakalı bu otomobilden gazete yazıhanesinin önünde indikleri sırada, yine tuhaf bir tesadüf eseri olsa gerek yakınlardaki camilerden ruhları muazzep eden, içleri tırmalayan, mevcut bedbinliği daha da artıran bir sadâ yükseliyor ve mümin...

31- Yeniden Aşiyan

       Bu zamana kadar Jale ile pek de yakın olmamıştı -zaten kaç gündür tanıyordu ki?- , ama şimdi, o sabahki acılı maceradan sonra iki savaş malûlü genç, Osman ağabeyin arabasının arka koltuğunda olay mahallini terk ederken sanki uzun zamandır beraber olmuş, acı tatlı anları yaşamış, bir şekilde kader ortaklığı etmiş iki yoldaş gibiydiler. Fahrettin, şoför Osman beye isteğini açıklayıp sonra da Jale'ye dönerek onun da fikrini almak istemişti gayrı ihtiyari, ama ancak o anda o soruyu, kendisini ona daha yakın, nasıl desek; bir iş ortağı veya meslekdaş gibi değil de, daha candan bir dost, yoldaş, ülkü ve silah arkadaşı gibi bir duyguyla sorduğunu hissetti. Jale de, o ana kadarki çökmüş ve küçük bir çocuk gibi ağlamakta olan ruh halinden sıyrılmış, gözleri hâlâ kızarık, kirpikleri henüz nemli olsa da, artık daha bir olgunlaşmış ve kararlı bir sessizlik içine girmiş gibiydi, ve Fahretinin kendisine dönmüş olan ve soran bakışlarına; -Tabi, neden olmasın?, hatta çok iyi ...

30- Biber gazı

         Erken kalkılmış ve boş sokaklardan yürüyerek gelinmiş - bu arada bir de cami ziyareti ve yalan yanlış bir namaz da eklenmiş- , bu nedenle de biraz da geç kalınmış bir vaziyette gazete idarehanesine ulaşılmış olsa da henüz sabahın erken saatleri denebilirdi acar muhabirimizin işyerine gelişi. Daha apartmana girmeden durakta en ön sırada yerini almış bekleyen -özel görevli- şoför Osman beyin, bayrama gidecek  bir çocuk heyecanı ve sevinci içindeki hali, hareketlerinden, ve özellikle de gözlerinden okunuyordu, o anda gencimiz bugünün çok heyecanlı ve yoğun geçeceğini, adeta ''tarihi'' bir gün olarak en azından kendi hafızasına kazınacağının farkına vardı. Kapıyı çaldıktan sonra hemen otomatın kilidi açması da içeridekilerin de çoktan gazaya hazırlanmış bir birlik gibi hazır bir durumda, ve günün mana ve öneminin farkında olduklarının bariz bir ifadesiydi.      Gerçekten de içeride görünürde bir olağanüstülük olmasa da, Kaptan Sacit Sami...

29- Gemi kalkıyor

     Kaptan (patron) Sacit Sami, dişleri arasında kocaman bir Havana pürosu, başında yanlarında altın renkli sırmaları parıl parıl parlayan gösterişli kaptan şapkası, sırtında aynı biçimde omuz başlarında altın renginde sırmalı apoletleri parlayan tiril tiril beyaz gömleğiyle, neşe içinde, kaptan köşkünde ve ayakta, gözleri ufukları tararken iki eliyle tuttuğu kocaman bir ahşap tekerlek şeklindeki dümeni sürekli olarak bir tur sola bir tur sağa çevirerek gururla gülümsüyor, -nedense bu tür gemilerde cildi güneşten bronzlaşmış yakışıklı bir kaptan, dümeni devamlı bir sağa bir sola döndürürdü, böylece bu aşk gemisi ve içindeki keyiften ve aşktan sarhoş yolcuları, deniz üzerinde aynen bir sarhoşun yolda yürüyüşü gibi yılankavi bir iz çıkararak seyrederlerdi, vardır elbette bunun da bir hikmeti- , gemimizin tertemiz ve kusursuz bir işçilikle döşenmiş, verniklenmiş ve cilâlanmış bu nedenle de neredeyse ayna gibi parıldayan ahşap güvertesi üzerindeki iki genç; biraz geminin yal...