Kayıtlar

37- Nasıl?

       Gencimizin gençliğine verilmesi temennisiyle sorduğu soru aslında doğru bir soru idi, ama her şeyin yeri ve zamanı olduğu gibi soru sormanın da yeri, şekli ve zamanı çok önemliydi. Acar gazetecimizin bunu bilmemesi pek affedilir bir şey değildi, ama nihayetinde eğer kare as olmuşlarsa en azından sinek ası da olsa nihayetinde o da bir As idi ve o olmazsa karenin tamam olmayacağı ve üç asın da pek bir kıymeti harbiyesinin de olamayacağı kabak gibi ortadaydı. İşte bu ahval ve şeraitte gencimiz insiyaki de olsa bir sual tevcih etmişti hocalarına, ve cevabını da beklemekte haklıydı, değil mi?      Soru Orhan hocaya bakarak sorulduğu için önce o konuştu ve; -Doğru diyorsun Fahrettinciğim, hedef kitlemiz ve onun eğilimleri son derecede önemlidir, bunu öğrenmenin en bilimsel yollarından birisi de ankettir, dedi. Hatta sözlerine devam etmek üzere derin bir nefes bile aldı ama sözü Sacit Sami bey tarafından adeta sert olabilecek bir şekilde kesildi. ...

36- Aranıyor

       Sacit Sami bey ve Orhan hoca kendi aralarında sohbete dalmışken, gençlerimiz de şüphesiz kendi dünyalarında, belki de gelecek günlerde neler olacağının, hayatın onlara neler sunacağının, başlarına hangi  çorapları öreceğinin, ya da iyimser olursak biraz, hangi sürprizli çikolatalardan sunacağının bile farkında olmadan hayal kurmaya, daha doğrusu kuzuların sessizliği içinde boş boş etraflarına bakmakla meşguldüler. Fatma hanımın önlerine getirip koyduğu çayları bile yarı uykulu, yarı robotsu hallerle içtiklerine bakarsak sanki iki yaşlı kurttan bile mecalsiz, amaçsız, etraflarından bîhaber haldeydiler desek yeridir. Fahrettin, Jaleye çok yakışan elbisesini sanki yeni fark etmiş gibi Jaleye gülümseyerek; -Elbiseniz çok yakışmış, çok şık olmuşsunuz derken sıkılgan Anadolu genci havasından sıyrılmaya çalışan bir delikanlıdan çok denize düşmüş bir adamın kendisine atılan tahlisiye simidine sarılırcasına yaptığı acele çırpınma hali içinde gibiydi. Bu durumuna J...

35- Umut

       Yazarlara sorarlar, nasıl yazıyorsun; sabah hep aynı saatte masaya oturup, bir tapu kadastro memuru gibi kolluklarını da takıp (artık yeniler bilmez, eski memurlar ceketlerinin kolları masaya sürtünmekten çabucak eskimesin diye sevgili eşleri tarafından -her evde bulunan. bulunması şart olan- Singer dikiş  makinelerinde dikilip kendilerine armağan edilmiş olan bu iki tarafı lastikle büzülmüş ve dolayısı ile kolayca alışmadık koldan aşağı düşüvermesi önlenmiş silindir şeklindeki kollukları) pür dikkat ve pür ciddiyet, kağıtlıktan bir boş A4 kağıdı çekip emektar daktilona nasıl takıp, yazmaya ne zaman ara verdiğin, yazmış olduğun son cümle nasıldı onu bile okumadan hatta, bıraktığın yerden sonra arada geçen zamanda hiç bir şey olmamışcasına, kolayca ve konudan düşmeden yazmaya nasıl devam ediyorsun, ya da; daktilon falan yok, yalnızca bloknot gibi, hatta o kadar bile değil, okul defterinin biraz daha hallicesi bir defterin ve -dolmakalem olaydı iyiydi- kurş...

34- Gece ve Sabah

     Yürüyordu; ayaklarını pek hissetmez gibiydi, acaba o yürümüyor da ayaklarının altındaki yer mi hareket ediyordu, ne fark ederdi ki, ortamdaki ışık da az gibiydi; sabah alacakaranlığı mıydı yoksa akşam mı çökmüştü belli değildi, ne fark ederdi ki, yoksa biraz sis mi vardı, tepedeki yuvarlak parıltı güneş miydi, ay mıydı pek anlaşılmıyordu, zaten ne fark ederdi ki, arada bir kuş cıvıltısı, arı ya da sinek vızıltısı duyuluyor muydu acaba o da belli değildi, hatta o anda mevsimlerden bahar mıydı güz müydü hüküm süren, o da pek anlaşılmıyordu, hem ne fark ederdi ki, yürüyordu işte, kıvrımlı daracık toprak bir yolda, izini sürdüğü yol; keçi patikası dedikleri bir yola da benziyordu, bir bağ kenarındaki kurumuş bir su arkının; yer yer, yapraklarının çoğu kurumuş, çiçekleri çoktan solup büzüşmüş mezarlık zambakları tarafından işgal edilmiş bölümlerce yolun devamını bulmanın zorlaştığı kısımlar dışında, hemen yanından ona eşlik, adeta yoldaşlık ederek giden bu toprak yol, her...

33- Çelişki

       Zahmetli ve kasvetli geçen günün sonunda, üç adam, her biri kendi dünyasına dalmış vaziyette, hatta onları taşıyan emektar taksi bile yolları ezberlemiş bir mekkâre edâsıyla kendisini yokuş aşağı Kumkapı'ya doğru salmış halde, aslında her biri günün muhasebesi ile olayların ardındaki ''hakikat''in peşinde, pirinçten imal edilmiş bir rakkas gibi bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelerek, kendi zaman-mekân yolculuklarında kendi usûl ve hızlarınca ilerliyorlardı. Sanki o anda her birine feylesofvari bir suskunluk gelmiş, gözleri taksinin dışındaki kalabalığı ve geçip giden manzarayı farkında bile olmadan izlerken, zihinleri kendi bildiğince olan bitene bir mânâ vermeye çalışıyordu. Osman bey, elleri direksiyonda, ayakları ikide bir sıkışan trafik nedeniyle fren, debriyaj ve gaz arasında mekik dokur, gözleri bir dışarıyı, bir dikiz aynasını, arada bir de arabanın içindeki iki ''dostunu'' kolaçan ederken, acaba günün sonunda nasıl bir rapor hazırlas...

32- Tekmil

       Eskilerin; şimdilerde kulağa pek de hoş gelmeyen (alışmadık kulakta tutmayan bağzı kelimeler her zaman vardır) sözüyle ''bedbin'' haldeki iki genç, daha doğrusu biri acar muhabirimiz ve diğeri de şu anda  amatör bir gazeteci, -ya da kaderin cilvesi sonucu evde boş oturmamak için icat edilmiş ve geçici bir iş olarak kabul edilmiş, yenilerin deyimiyle ''Genel yönetmen asistanı'' işiyle iştigal eden genç bir kız, aslında ve gerçekte ve şu anda iki gönlü yorgun, bedeni halsiz, hatta aşırı doz karamsarlık içinde olan bu iki genç; üzerinde sadece ''Resmi hizmete mahsustur'' ibaresi eksik olan, aslında ''devletin gerçek sahipleri'' tarafından özel bir göreve özel olarak tahsis edilmiş taksi plakalı bu otomobilden gazete yazıhanesinin önünde indikleri sırada, yine tuhaf bir tesadüf eseri olsa gerek yakınlardaki camilerden ruhları muazzep eden, içleri tırmalayan, mevcut bedbinliği daha da artıran bir sadâ yükseliyor ve mümin...