Kayıtlar

Mağduriyet

       Son zamanlarda kafama takılan bir kelime daha doğrusu bir durum, hâl olarak Mağduriyet üzerinde düşünmeye çalışıyorum.. Sözlüklerde mağdurluk hali, kıygınlık olarak kısaca açıklanmaya çalışılmış.. ama bence o kadar yük var ki bu kelimede.. hele bizim memleketimizde...      Nereden aklıma geldi bilmem düşünürken bu mağduriyet kelimesi.. ama düşündükçe ve son zamanlardaki hallerimizi ve bunların nedenlerini anlamaya çalıştıkça hep bu kelimeye gelip dayanmaya başladığımı fark ettim.. sanırım bizim memlekete has hallerden biri bu mağduriyet 'hâli' .. herkes bir şeylerden mağdur, kendisinden başka herkes suçlu, acımasız, anlayışsız. bencil.. vs. , vs.. sanki bir mağdurlar ülkesinde yaşıyoruz.. futbolcu yenilir hakem mağduru olur.. ekonomi çöker faizci mağduru olunur.. öğrenci çalışmaz sınıfta kalır -gerçi kalmak sanırım yok artık, o bizim zamanımızdaydı- öğretmen mağduru olur.. daha nice örnekleri her tarafta görebilirsiniz.. işin garip tarafı da en ...

Sevgi/Nefret

       Dostluk/yalnızlık üzerine düşünürken nedense bilmiyorum, sevgi kavramı aklıma düştü.. hemen sonra da onun tam tersi gibi görünen nefret.. galiba ying/yang teorisi, daha doğrusu gerçeği, hemen her yerde ve hatta duygular ve fikirlerde bile geçerli.. dostluk sevgi ile besleniyor ve güçleniyor, düşmanlık ve nefret ise sevgi azalınca ortaya çıkıyor.. sevgisizlikten beslenip güç alıyor.. işin garip tarafı da biri diğerine çok kolayca dönüşebiliyor ya da birbirlerini büyütüp besleyebiliyor.. tıpkı küçük çocukların oyunlarında olduğu gibi her an en sevdikleri arkadaşlarının, aniden veya belki de bir ihtiyaç gibi ortaya çıkıveren bir duyguyla en nefret ettikleri arkadaşları haline gelivermesi gibi.. ama insanlar büyüyünce ne yazık ki oyunlardaki gibi kısa süreli ve geçici olmuyor bu sevgi nefret sarmalı.. bazen birbirini çok seven, neredeyse uğruna ölümü göze alan dostlar; bir bakıyorsunuz can düşmanı olmuşlar, o eski günlerini unutuvermişler, neredeyse birbirlerinin ...

Renk Aşkı

       Babamın bazı anlarda durumu izah için sık sık kullandığı bir özdeyiş vardı: ''Zevklerle renkler tartışılmaz'' ...      Bu sözü kim söylemiş veya bir yerden mi okumuş bilmezdim, ama bir konuda tartışıp da bir karara varamadığımız durumlarda veya birbirimizi ikna edemediğimiz konularda tartışmayı sonlandıran, adeta son noktayı koyan bu deyiş hemen herkes tarafından itirazsız kabul ediliverirdi nedense..      Uzun zamanlar geçti aradan.. zaman zaman ben de kullandım bu maymuncuk misali deyişi bir çok meseleyi çözümsüzlükten kurtarıp çabuk ve pratik bir uzlaşma sağlayabilmek amacıyla.. sanki sihirli bir sözdü bu, tartışmaları fazla uzatmadan ve sonucunda çıkabilecek tatsız durumlardan, ya da kimsenin tatmin olmayacağı sonuçlardan bu söz sayesinde sıyrılıveriyordunuz adeta.. herkes bunu duyunca adeta tartışmanın o şehvetli çabasından soğuyuveriyordu.. sanki tartışmanın bir anlamı kalmıyordu.. herkesin fikri kendine en doğrusudur, bize ...

Güneş

                 Güneş akşama hazırlanıyor gibi                Birazdan saklanacak dağın arkasına                Gölgeler uzamaya başladı                Oysa apaydınlık her yer henüz                Oturuyorum yaşlı zeytin ağacının altında                                Uzakta sessizce uzanmış deniz, arkamda Mimas                Yazın yarısı bitmiş, sonbaharın ayak sesleri                Mevsim de akşamına hazırlanıyor gibi                Düşünüyor geçmişte kalan sıcak günleri                 Canlı cansız herkes derin bir tefekküre dalmış  ...

Koşu

            Koşup duruyorum hâlâ           Çünki herkes koşuyor bir taraflara           Niçin koşuyorsun diye sorarsan           Herkes koşuyor ya, işte ondan           Zaten koşmayıp dursam bir an           Çarpıp düşürecekler arkamdan           Durmayalım düşeriz diye           Bağırıyorlar durmadan           Nasılsın, ne yapıyorsun diyenlere           Demiyor muyuz, koşturuyoruz işte diye           Sonra da diyorlar, bu telaş niye           Atlı mı kovalıyor arkandan           Ben yoruldum, bıktım artık dersen           İşin kanunu bu diyorlar, yersen           Doydum artık, istemem dersen       ...

Kandilkaya-6

     İşte artık ona yabancı gibi görünen bedeni şimdi biraz yorgun, biraz şaşkın bir halde ayağa kalkmıştı.. sanki nerede olduğunu, ne yapmak üzere buralarda bulunduğunu hatırlamaya, çıkarmaya çalışır gibi duruyordu etrafına bakarken.. biraz sonra buz gibi akan kaynak suyuna ve küçük havuza baktı.. sonra da sanki bir şeyler hatırlamış gibi kayalığın tepesine doğru bakmaya başladı.. niçin burada olduğunu anlamıştı sanki.. biraz daha düşündükten sonra yürümeye başladı.. kendisi o anda bedeninin geri döneceğini düşünmüş ve üzülmeye başlamışken, tersine görüntüsünün dağa şimdi tırmanmak için bir patika yol bulup ona yöneldiğini görünce bu defa içi sevinçle ve gururla doldu.. demek amacını da hatırlamıştı bedeni, ve kararlı bir şekilde tepeye doğru yürümeye başlamıştı.. yarıda kalan iş tamamlanacaktı.. bu kesindi.. oysa elinden gelse koluna girer, gerekirse sırtına alır, yine de çıkarırdı bu tepenin başına onu.. ama yanılmamıştı işte.. perdede görünen kendisi dağın tepesine tı...

Kandilkaya-5

      Elektriklerin geldiğini ancak ekrandaki görüntülerin harekete geçmesiyle anlamıştı.. ışık onu derin düşüncelerinden uzaklaştırmıştı şimdi.. merakla perdeye bakmaya, neler olduğunu izlemeye başladı.. bir yandan da düşünüyordu tabi, birden düşüncenin de bir zaman fonksiyonu olduğunu anladı.. tıpkı hayat gibi zaman ilerledikçe düşünce dizileri de ilerliyordu, gerçi sık sık eski anılar, oradan başka ağaç dallarına atlamalar, tamamen farklı yönlere uzanmalar.. ama hepsi an'lar geçtikçe ilerliyordu.. tıpkı perdedeki hareketler gibi.. ''Cogito ergo sum/Düşünüyorum öyleyse varım''.. Descartes böyle söylemişti.. düşünmek de zaman içinde gelişen bir şeydi.. zaman her şeyin belirleyicisiydi demek.. zaman ilerledikçe anlıyor ve farkına varıyorduk her şeyin, kendimizin bile.. zaman hız kavramını da çağrıştırıyordu ister istemez.. öyle ya, zaman da belli bir hızla akıp gidiyordu.. ama biz bunun farkına pek varamıyorduk.. tıpkı rayların üzerinde hızla giden trende seyahat ed...