Kayıtlar

2-Felsefe nedir?

       Acar gazeteci Fahrettin gazeteye ulaştığında iyice akşam olmuştu.. define bulmuş ve kimseye de haber vermemiş bir kişinin heyecanı ve önündeki başarılı günlerin hayali ile doluydu kıpır kıpır eden kalbi ve beyni.. peygamberlere gökten inen vahiyler gibi ona da kayan bir yıldız gibi havadan yana yana gelmiş bu solgun kağıt parçası kim bilir nasıl değişiklikler ve sıçramalar yapacaktı meslek hayatında.. şimdiden gelecekteki başarılı ve ne yazacağı merakla beklenen, bütün büyük gazetelerin hatta televizyonların kadrolarına en değerli mücevher gibi görmek istediği günleri düşlemeye başlamıştı bile..      Oysa patronu karşısındaki bu genç adamı hiç de öyle karşılamadı.. hatta nerede kaldın be adam, yarınki gazeteyi nasıl çıkaracağız bu saatten sonra der gibiydi.. yine de alçakgönüllülükle davranmaya karar verdi acar muhabirimiz ve gecikmesinin sebebinin dolmuşla ve çoğu kısımda da yürüyerek olay yerine gidip gelmesinden dolayı olduğunu, zaten herkesi...

1- Beyin yakan sorular

       Gazete idarehanesinde sıradan bir gündü.. zaten gazete de sıradandı, yazıhanesi de.. eski bir apartmanın giriş katında olan gazete ofisi kapısında yer yer paslanmış pirinç bir levhada gazetenin adı  yazmasa kimsenin gazete idarehanesi demeyeceği bir mekandı.. hemen hepsi büyücek bir odadan ve yanındaki mutfak ve küçük tuvaletten ibaret olan bu mütevazı daire, hem idarehane hem yazıhane hem de tüm çalışanların (iki kişi) girip çıktığı sessiz ve hüzünlü bir mekandı.. salonda herkesin kullandığı bir masa. bir eski model bilgisayar, duvarda eski model bir televizyon, eski masanın üzerinde ise artık hemen hemen hiç kullanılmayan ahizeli,çevirmeli kırmızı bakalit telefon, yine artık pek kullanılmayan Brother marka bir küçük daktilo makinesi.. bu son ikisi bir zamanlar gerçekten gazete olan bu binada nedense adeta ''burası gazete yazıhanesidir'' demek için bırakılmış bir süs malzemesi olmuşlardı artık..      O şaşaalı ve herkesin saygı ile karışık...

Tarih..

       Coğrafya kaderdir diye bir söz son zamanlarda epeyi revaçta.. be de benzer bir söz olarak; Başımıza gelenler de tarih yüzünden! desem ne dersiniz acaba?.. Dünyanın dört bir yanında genellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ideolojik veya dini sebeplerle -aslında bence hepsinin nedeni ekonomik sebeplerle- insanların sürekli bir çatışma ve hır gür içinde olmalarına neredeyse alıştık ve kanıksadık bu durumu dersem çoğu kişi sanırım yine  evet diyecektir.. ama, gel gelelim, Avrupa'nın neredeyse göbeğinde otuz sene önce küçük bir modeli olduğunda bile şaşırdığımız, ama müslüman hristiyan çatışması veya Slav asıllılar ve diğerleri arasında itişme diye küçümsediğimiz, sonunda da NATO daha doğrusu ABD'nin müdahalesi sonucunda geride  büyük acılar bırakarak sonlanan(?) savaşın bu defa daha büyük hacimde ve iki tarafın da Rus, üstelik Hristiyan, üstelik de bir zamanlar beraberce omuz omuza faşizme ve Nazizme karşı savaşan iki kardeş(!) halk arasınd...

(Zorunlu) Tatil biterken

       Salgının bitmeye yüz tuttuğu (en azından müzmin bir iyimser olarak bana öyle geliyor, diğer bazıları gibi) şu günlerde, eskiden okul tatillerimizden dönüşte öğretmenlerimizin biraz da ortamı ısıtmak adına yaptığı sohbetlerin konusu olan; tatilde ne yaptınız? sorusuna bir cevap gibi bir yazı yazmayı düşündüm.. bu uzun ve zorunlu tatil, tabi ki okul tatili veya çalışanların iple çektiği cinsten bir tatil değildi, ayrıca da klasik tatillere de benzemiyordu.. hem hayata ve çalışmaya devam etmek, eğitim, geleceğin kurulması, ilerde yapılması planlanan şeylerin hazırlıkları gibi hepimizi meşgul eden hayati meseleler devam ediyordu, ama bunları yapmamızı zorlaştıran, yavaşlatan salgın tedbirleri yüzünden de adeta zorunlu bir tatil içine girmiş gibiydik.. hoş henüz o zorunluluklar tam bitmedi, ama ben artık tünelin ucunu gördüğümüzü düşünüyorum.. en azından aşılar çıkıp uygulandığından beri bu ışığı görmüştük, ama virüs de boş durmadı tabi, sürekli kılık değiştirerek ...

Ayışığı sonatı

                 Doğdu ay, karanlık bulutların arasından tüm uyuyan dünyanın üzerine                Dünya huzursuz bir uyku tutturmaya çalışıyordu, üstündekiler yüzünden                Yine boş durmamıştı insanoğlu denen şu yaratığın sözde liderleri                Gel de huzur içinde uyu şimdi, üstelik ayışığı düşerken üzerine                Parlıyordu ayışığı karanlık ve kendinden utanmış metal yığınlarının üzerinde                Çamur içinde yarısı görünen siyah bir kadın ayakkabısı eşini arıyordu                Son bombardımandan önce acaba öteki eşi ve sahibi bir yere girebilmiş miydi                Keşke son otobüse yetişseydik, ben burada kaldım çamura saplanıp...

Şubat

       Bugünlerde Masum isimli dizi filmi izledim.. oyuncular rollerinin hakkını vermiş, konu da oldukça iyi anlatılmış, sürükleyici bir dizi.. 8. bölümü dün bitirdik.. konu polisiye gibi işlenmiş ama insanı anlatıyor her şeyde olduğu gibi.. masum kişiler ve masumiyet üzerine ben de geçen yıllarda burada bir şeyler yazmaya çalışmıştım.. kime masum diyeceğiz?, masumiyet nedir?, insan dediğimiz yaratık ile masumiyet arasında bir ortak nokta var mıdır? gibi derin ve içinden çıkılamaz sorular hepimizi zaman zaman meşgul ediyordur.. özellikle masum sandıklarımızın hiç de öyle olmadığını görünce Sezen Aksu'nun 'masum değiliz hiç birimiz' şarkısını mırıldanmaktan kendimizi alamıyoruz.. sanki masumiyet sadece çocuklukta kalan, zaman içinde yaldızları dökülen, boyası çizilen, foyası ortaya çıkan bir şey.. zaman içinde belki hâlâ çocuk kalmış büyükler -ki onlara biz pek de hak etmedikleri sıfatları layık görüyoruz- biraz da olsa masum kalabiliyor.. insanın eğer bir ruhu varsa,...

Hayaller...ve gerçekler.

       Üzerinde tam teçhizatlı teknik adam kıyafetli adam, hatta başındaki kişisel koruyucu donanım olarak mecburen taktığı, artık şu an kafasında olup olmadığını bile unuttuğu kaskı ile oturuyordu bir masanın kenarında.. elinde kullan at tipi bir dikdörtgen tabak ve içinde bir parça küçük pasta ve plastik çatalı.. doğum gününü kutlamak için gelmişlerdi çok sevdikleri arkadaşlarının odasına bu öğlen molasında.. kendilerince bir sürpriz yapmak istemişlerdi.. kısıtlı bütçelerinden ayırdıkları parayla en küçüğünden, üzeri çilek aromalı ve pembe renkli yaş pastalarını, yanlarında getirdikleri birkaç köpük tabak ve çatalla birlikte.. ben de tesadüfen bu kutlamaya dahil olmuştum.. pastayı son derece ciddi ve bir mühendis edasıyla eşit üçgenlere ayırmıştı doğum günü kutlanan arkadaş.. yine pastayı getirenlerden aldığı cep çakısıyla.. ikram olsun diye önce bana uzattılar bir köpük tabak ve plastik çatalla birlikte bir parça çilek aromalı pastayı.. sonra diğer üç kişi de payl...